Finnen




Yapım Tarihi - 2012
Süre - 00:00:00
Format - Belgesel, Renkli, Türkçe, HD

Yönetmen - Gökhan EVECEN





Sinopsis

Finnên belgeseli çok dilli, çok kültürlü dokusuyla medeniyetler kenti Antakya’nın pek bilinmeyen Arap Ozanlarını konu ediniyor. Finnênlerin (ozanların) geçmişten günümüze tarihe tanıklıklarını yansıtan ve günlük yaşamın nabzını tutan canlı şiirleri belgeselde tarihi anektod ve fotoğraflarla birlikte yer alıyor. Halk kahramanı Cemil Hâyek’ten, Kore Savaşı’na; Çukurova’daki çapadan, pamuk toplayıcılığına, yardımcıları hayvanlara kadar birçok konunun sözlü edebiyata, şiire yansıması sunuluyor.

Tamamı Arapça olan belgesel, satır arasında anadile sahip çıkma çabasını, gerekliliğini de gündeme getiriyor. Türkiye’de ‘öteki’ dillerin ve kültürlerin gelecekte de var olabilme koşullarının hala olumsuz olması Arapçanın yalnızca bir dil/lehçe olarak ölme tehlikesini değil aynı zamanda birçok kültüre ait değerlerin kaybedilme tehlikesini de doğuruyor. Çünkü, Türkiye’de 15’in üzerinde konuşulan dilden biri olan Arapça, değişik lehçe ve ağızlarıyla farklı inançlara, kültürlere mensup birçok topluluk tarafından konuşuluyor.



KALBİN DİLLE BULUŞMASI

Birkaç farklı mezhep ve milleti aynı karede huzur ve barış içerisinde görebileceğiniz, dünyadaki Örnek birkaç kentten biridir Antakya. Ve bu kentin insanı Arap Alevilerine -salt farklı millet ve mezhebe tabi olmalarından kaynaklı- yaşatılan dışlanmışlıklar, maddi-manevi zorluklar, engeller, sıkıntılar, yaptırımlar, baskılar…Güzel ve etkileyici olansa, bu insanların sistem tarafından kendilerine biçilen zor-sıkıntılı yaşam rolünü oynarken bile gülümsemeyi ihmal etmemeleri ve bu zorlukları mizah, hatta sanat malzemesi yapabilmeleri. Kendi kültürüne sahip çıkışın ve sosyal sorumluluğun ürünü olan FİNNÊN belgeseli, gözyaşlarının içine birkaç damla ozan esprisi katıyor ve hüzünlü gülüşlerle bizleri baş başa bırakıyor Antakya’nın Arap ozanlarını anlatırken.
Sosyal bir varlık olan insanın paylaşma ihtiyacı ve isteği belki de bu belgeselin kaynağı. Gerek ozanların içindeki birikimleri ve hisleri çevreleriyle paylaşma ihtiyacı gerekse kendi toplumuna karşıki duyarlılık ve farkındalık tanıştırmıştır bizi Finnên belgeseliyle.
Belgeselde dedelerin ve ninelerin nefeslerinden Antakya Arap toplumunun yaşadıkları hemen her şeyi etraflıca hissedebiliyoruz. Ezgilerin kalbinden haykıran müziğin içinde kendini hissettiren sosyolojik unsurlar kimi zaman yumruklarımızı sıktırmakta, kimi zaman bize bir anne şefkati aşılamakta kimi zaman da sarı gülüşlerle bırakmakta bizleri.

İşlenen Konular
Folklorik unsurlardan biri olan ezgili şiirlerin bir toplumun aynası olduğunu bu şiirler kanıtlamakta bizlere. Sosyal problemlerden, ekonomik sıkıntılara, asker meselelerinden, dinsel temalara, Sağlık sorunlarından hayvanlar alemine kadar hemen her konuda örneklere rastlayabiliyoruz hayatla dalga geçercesine yazılan. Söz gelimi;
Tevfik Fikret, Cenap Şehabettin, Ahmet Haşim gibi ustaların kelimelerle resim çizebilme becerisini Hasan Sılmen dedenin Adana’da pamuk işçiliği yaptıkları bir sırada Ağa’yla atışmalarında görebiliyoruz ve deyim yerindeyse şiiri dinlemiyor adeta seyrediyoruz.
Aralarında kadınların da bulunduğu birkaç ozanın şiir söyleyip dillendirdiği, Fransızlara ve çetelere karşı savaşan halk kahramanlarının türküleri,
Nazire Zorlu’nun fakirliği adeta sınıf çatışmasını da ihmal etmeyerek dillendirdiği türkü,
Muhyiddîn el-Kâdî’nin; içkiyi içerken kişinin her bardakta geçirdiği-geçireceği değişimleri esprili betimlemesi, sigarayla ilgili- “İçersen kadınlar sana bakmaz’’a kadar varan mizahi bir karşı çıkışın türküsü
1940’lı yıllarda toplumun kadınlarının yaşadıkları sıkıntıları resim-şiir-müzik üçgeninde harmanlayan “Niswên” (Kadınlar) türküsü,
Ve Selîm Rıdvân ed-Dêli’nin yine pamuk işçiliği esnasında Tifo salgınına yakalanmaları ve devletin onlara yönelik uygulamalarını anlatan türkü… Bu türküde kadınların kocalarını tifo salgınından dolayı kaybetmelerine duydukları üzüntü ve başkalarını bulma kaygılarının yarattığı tebessümü aynı dizede görebiliyoruz.
Ve genç ozan Nihat Çay’ın ‘Mıs‘ûd’ türküsü...Devlet dairelerinden ve devlete bağlı iş olanaklarından adeta kasıtlı uzaklaştırılan Arap Alevilerini yaklaşık 30 yıldır adeta yutan, eşlerinden, çocuklarından ayıran Arabistan’ı konu edinen türkü.
Ve halay, kaynana, din, hatta felsefi içerikle yaklaşılan insan…

Biçim ve içerik
Bir edebi eserde iki kavramdan söz edilir önem derecesi birbirine yakın. İçerik ve biçim.İçerik toplumsal duyarlılığın neticesi olan toplumsal meseleler veya bireyi ön plana çıkarıp estetik kaygıların birinci plana geçtiği bireysel konular şeklinde sınıflandırılır. Ve derlemedeki ürünlerin hemen hepsinde toplumsal duyarlılığı tüylerimizi diken diken eden hislerle görebiliyoruz.
Toplumsal bir konuyu estetik bir biçimle süsleyebilmek her edebiyatçının bile harcı değildir. Çünkü içerik toplumla ilgili olunca estetiğin bağlı olduğu biçim pek önemsenmeyebilir. Nitekim toplumsal içeriği biçime yedirebilenler tarihe karşı direnebilmiş edebiyatçılardır. İşte kimsenin adını-sanını duymadığı Arap ozanlarımız, toplumsal sorunları birinci plana almakla kalmayıp şiirlere estetik formlar vermek gibi bir edebi özelliği de gözümüze çarpıyor. Özellikle de mizahı belirginleştirecek kelimelerin titiz seçimi bunu kanıtlar nitelikte.
Kendi tarihimize sahip çıkmak, daha önce yazıya dökülmemiş tüm bu zenginliklerin kaybolmasını önlemek belgeselin amaçları olarak sıralanırken aynı zamanda daha önce böyle bir derlemenin yapılmamış olması da bu belgesele duyulan ihtiyacı arttırmıştır diyor yönetmen.
Böyle zengin bir belgesel gözümüzün önünde Duran. İliklerimize kadar işleyen geçim sıkıntılarını başkasına ancak alçak sesle şikayet edebilen günümüz insanına Örnek olabilecek şekilde sanatsal ifade edebilen ozanlarımız.

Sona yaklaşırken;
Kozmopolit özelliğine rağmen barışçıl ortamı ve toplumuyla Örnek kent Antakya’nın edebiyatı, sanatı tehlikede şu sıralar. Siyaset kurumunun bulaşması sonucu gözü dönmüş silahlı Batı uşaklarının mezhepsel farklılıkları öne sürerek yuvalandığı Antakya’mızın bu zengin mozaiğini ve sanatını koruyacağını, bu tür belgesellerin kentini, geçmişini, kentin zengin kültürel yapısını koruma içgüdüsünü gençlere aşılayacağını umutla arzuluyoruz ve kalbimizin bu şiirlere göre atış ritmini ayarladığını hissediyoruz bu belgeseli izlerken.

Hasan Akgo






‘BU COĞRAFYANIN DEDELERİ-NENELERİ Var’

‘Tükendi köz, kalmadı söz Kalkın gidin siz, yatacayız biz’ sözü geldi aklıma dedemin. Dedim ki sonra, aslında günlük yaşam adına ne varsa dilden geçmiştir, dedeler neneler dillenmiştir, dinlenmiştir. Kalabalık, sözü sohbeti eksik olmayan bir aileden gelmiş olmakla, bu özlü tekerlemeyi duymakla, dedim ben özel bir yerdeyim. Bunu fark ettim, evet işin özü farkına varmakmış. ‘geç oldu artık, herkes evine gitsin’ misali… İnsan kendi kabuğunda büyümüş şekil almış. Doğası gereği kendi dilinden başka hiçbir dilde samimiyet, rahatlık olamaz. ‘ uykumuz geldi Kalkın gidin artık’ demiyor dedem. Dedim ya bir samimiyet var söyleyişte. Benimsenmiş dilinde en acı söz dahi hoş gelir bazen kulağa kendi dilinde.
Tarih yazılıp dillenirken, gün ışığı kapatır bazı gerçek tanıklarını, sakla-n-mış tarihlerin. Hep ya eksiktir, ya devrik. Bu eksik ve devriklik öyle meşru kılınmıştır ki bazen, irdeleyemezsin, kalır öylece. ‘Toz alma’ derler aldırmazlar, ‘kalsın’ derler, kalır… Bir el gelir ki sonra uzanır diğer ele. Eller tutunur, kulaklar Duyar, gözler görür… İşte o zaman anlarsınız ki burada çokça yaşamış, yaş-lan-mış çift gözler var. Bize bir şeyler anlatıyorlar. Artık yüzeye çıkacak bazı şeyler vardır….

Hepsi yaşamış birer ozan… hepsi yaşanmış birer hikayeden yola çıkmışlar, yola çıktıklarını bilmemişler aslında; bulundukları yöreler farklı; farklı zamanlarda, birbirlerinden habersiz özlü sözlere sahip ezgiler tutturmuşlar. Benzeşen tek özellik ise, aynı kaygıları gütmesi olmuştur. Bir yaşam mücadelesi var, bir de yaşamanın getirdikleri… Ya bir sitem, ya bir övgü olmuş hayatında yer edinmiş insanlara, eşyaya, ağacına, öküzüne. Kaynana gelinine, gelin kaynanaya, toprak işçileri ağasına…

‘Bu coğrafyanın dedeleri var, neneleri var.’ 'acısı, neşesi birlikte yaşamış, yanık yürekli, yanık sesler' hep vardı. Artık kaybolmayacak, dile gelecek özlü sözlü ezgileri var. “FİNNÊN” belgeseli o yüzden var…

NİL Bostancı






FİNNÊN- Antakya Ozanlarını Tekrar diriltiyor

Benzersiz Antakya kültürünü Arap penceresinden tanıtmaya çalışan, yaptığı işler ve edindiği dert itibariyle Antakya’nın tek sinemacısı olan Gökhan Evecen; yine aynı derdi edinen ve Antakya kültürüne has şarkı ve türküleri, düğün salonlarında para kazanmak yerine nesillerce yaşatmak için seslendiren, yine tekliği tartışılmaz olan biriyle, Nihat Çay ile çıkmış yola.

Finnên adlı belgesel çalışma; Evecen’in filmografisi de incelendiğinde aslında doğal sürecin bir sonucu olarak çıkıyor karşımıza. Yüzlerce yıldır saklı tutulmuş Antakya Arap kültürünün diline ve mahremiyetine birkaç kısa filmle ufak ve tedirgin temaslarda bulunan Evecen; Finnên’den hemen önce zorlu koşullar altında ürettiği Ken Meken adlı kısa filminde Finnên’e açılan kapıyı biraz daha aralamıştı zaten. Ancak böylesine geniş çaplı bir belgesel çalışmaya imza atması, Antakya mahremiyetini bilenlere elbette ki pek garip gelecektir. Antakya’da özellikle geçmişe dair yaşanmışlıkların kayda alınmasının güçlüğünü, belgeselin ilk sahnelerinde yaşlı bir Antakya kadınının ‘Başımıza bir iş açmayın’ derkenki endişesinden de anlayabiliriz.

Evecen’in, Nihat Çay aracılığıyla irtibat kurduğu her finnên (ozan); çaresizlikle sÜrüklendiği Çukurova yollarını özlemle Anar. O zor günler üzerine söylenmiş her satırı hatırlamaya çalışırken geçmişe, o kavurucu Çukurova gecelerine, bir türlü ev olarak benimsenemeyen derme çatma çadır günlerine, yaz yağmurunun acımasızlığına ve belki o yağmur altında da olsa gülecek bir neden bulabilmelerine dalar. Pamuk toplarken kendi aralarında dilden dile dolaştırdıkları şiirlerin en eğlencelisini bile Evecen’in kamerasına bakarak hatırlarken; o zamanlar yaşanan çaresizliğe sitemden midir yoksa o çaresizliğin var ettiği birlikteliğe duyulan özlemden midir bilinmez, gözleri dolar.

Gençlik, hatta çocukluk zamanlarında Çukurova’ya pamuk toplamak için gündelikçi olarak giden topraksız, biçare Antakyalılar, kendi yazdıkları şiirleri yine kendileri besteleyerek işlerini bir nebze de olsa kolaylaştırmayı amaçlar. Ancak kimi şiirlerde bu amaçtan sapıldığını ve çok fazla dillendirilemese de o zamanın ağalarına karşı isyan duygularının var olduğunu açıkça görürüz.

Elbette ki Antakya’nın geçmiş zaman ozanlarının şiirleri, pamuk toplama çilesi ya da eğlencesiyle sınırlı kalmamıştır. Antakya Arap kültürünü yakından takip eden ve dilini, geçmişini, örf ve adetlerini, kısacası kültürünü nesillerce yaşatmak isteyen ve bunun için elinden geldiğince emek veren, birçok Antakyalının yakından tanıdığı, kimininse sadece birkaç şarkısını bildiği Nihat Çay; Antakya ozanlarının neden yaratma ihtiyacı duyduğunu şu sade cümlelerle açıklıyor bize.

‘Ozanlar şiirlerinde genellikle kendi yaşantılarını aksetmişlerdir. Ne çalışmışlarsa, hangi işle uğraşmışlarsa, nasıl sevmişlerse… Örneğin pamuk toplamayı, kazmayı, besledikleri hayvanları, tarlada çalıştıkları işleri, evleri Asi Nehri’ne yakınsa nehrin taşkınlığını.’

Bu kadar basit aslında… Zamane kaprisinden, alengirli sözlerden, şekil kaygısından uzak; sadece yaşadığını ve arzularını yazmadan haykıran, bundan keyif alan insanlar, geçmiş zaman Antakya’sının kültür doğuran ozanları, bir zamanlar hiç sahibi olmadıkları toprakların özgür söz sahipleriydi. İşte Finnên bize bunu anlatıyor; bazen yaratmak için sadece yaşamak da yeterlidir. Yaratıma dönüşen duyguyu aslında süslemeye de pek gerek yoktur. Ozanların mısralarında acıyla çaresizliği de görürüz, sevinçle neşeyi de, umudu da. Tam anlamıyla idrak edemeyiz belki ama o sadeliğin yarattığı safi mutluluğu biraz da olsa hissederiz.
Bu yazıda, bin bir emekle erişilmiş ve belgeselde de duyduğumuz cümlelere yer vermek istemiyordum aslında. Ancak belki de belgeselin başrolü, sözleriyle çapa attığı günleri birebir yaşayan, yaptığı her işe illa ki bir şiir yazmayı ihmal etmemiş ve ilerleyen yaşına inat hepsini ezberinde tutabilmiş Hasan Silmen’in neşesinden de hiçbir şey kaybetmediğini ispatlarcasına söylediği aşağıdaki sözlere yer vermeden geçemeyeceğim.
‘Dün sesim dinlemeye değerdi, bugünse çatallaşmış. Yağlamadım… Yani bir şey içmedim.’

Peki nedir bunca dert arasında Evecen ve Çay’ı köy köy dolaştırıp kapı duvar aşındıran sebep? Antakya hakkında anlatacak onca anı veya saklı sır varken bu ikili neden dilden dile dolaşan ama artık son istasyona varmış şiirlerin peşine düşmüş? Aslında Finnên’in ortaya çıkış sebebini yine Nihat Çay tek bir cümleyle ama gayet de yeterli açıklıyor.

‘Biz bir bakıma ozanları, şiirlerini tekrar dirilttik.’
Ve sayısı belirsiz ozandan önemli bir kısmına ulaşmayı da başarmışlar. Ulaşamadıkları hakkında ise en azından bilgi toplayabilmişler. Nihat Çay’ın, çaresizlikler içinde günü kurtarmak adına çabalayan ama yine de hayat üzerine söylenecek birkaç sözü de bulan ozanların birbirleriyle ilgili söyledikleri de ilginç:

‘Her ozan kendi köyünde yaşamış fakat, birbirlerinden haberleri olmamış. Ancak şiirleri birbirine benzer.’
Ama bunu bilmelerine rağmen sessiz Antakya gecelerine seslerini ve sözlerini yazmışlar. Varsın kimse duymasın, sözleri yazılmasın. Kulaktan kulağa yayılacaktır nasılsa ve her ozan o an öylesine de olsa içinden geçenleri serpmiş olacaktır karanlık, fakir ve sessiz köy havasına.

Kim Bilir kaç finnên yıllarca ve yıllarca, eline çapayı yapıştıran hayat, çaresizliğin ve imkansızlıkların var ettiği, insanlığın gereğiymiş gibi çekilen acı, kocasının yatağından karısını sorgusuz sualsiz alan ağalık sistemine tabi olmanın isyanını bastırdığı eziklik, ama buna rağmen yaşama karşı hissedilen inanç, ısırılan bir elmanın verdiği mutluluk ve elbet bir günün yaşattığı Umut ile yarattığı şiirleri kendisiyle birlikte toprağa gömmüştür. Aralarından bazıları tüm zorluklara ve hatta körelen hafızasına inat bu şiirlerden bazılarını kayıt altına almayı başarmıştır. Ancak toprağa gömülen sözlerle kıyaslandığında bu kayıtlar çok az kalacaktır.

İşte bu yüzden bir kültür mirasçısı olmaktan öte, sadece bir izleyici olarak da olsa Gökhan Evecen’e sonsuz teşekkür etmek gerekir. Ve tabii ki Antakya kültürüne has ne varsa, çıkar gözetmeden yaşatmaya çalışan Nihat Çay’a da. Ve Finnên’in bizlere ulaşmasında en ufak bir emeği geçmiş herkese de aynı zamanda. Ancak bu yaşanmaktan çok daha fazlasını hak eden kültürü yaşatmak adına sade bir teşekkürden öte, elden gelen desteği yapmak gerekir bu çabaya. Çünkü bir kültür kaybolup gidenlerle değil, ancak paylaşılıp yaşatılanlarla varlığını korur.

Hüseyin Akoğlu





“FİNNÊN”

Geçmişten Bugüne Tarihe Tanıklık Eden Antakya’nın Arap Ozanlarından Yaşamın Nabzını Tutan Şiirler, Şarkılar…

Yapımı üç yıla yakın Süren ve yönetmenliğini Gökhan Evecen’in gerçekleştirdiği ‘Finnên’ belgeseli tamamlandı. “Talihsizliğimiz tarihsizliğimiz” sözüyle kendilerini tanımlayan Antakya Araplarının tarihine, gündelik yaşamına, olaylarına ve olgularına ışık tutuyor bu belgesel. Tamamı Arapça olan filmin Türkçe çevirisini dilbilimci Mahmut Ağbaht, İngilizce çevirisini çeviribilimci Hüsne Akgöl ve almanca çevirisini de Heidelberg Üniversitesi Dinler Tarihi Bölümü'nde doktora yapan Bahar Yeniocak üstlendi. Bu yönüyle belgesel; ulusal ve uluslararası platformlarda Antakya’da Arapların dillerinin ve kültürlerinin yaşa-tıl-dığını gösterirken diğer yandan kendi kültürünü yaşatmak isteyen Araplara bir başucu kaynağı sunuluyor.

Halk kahramanı Cemil Hâyek’ten, Kore Savaşı’na; Çukurova’daki çapa - pamuk işine, yardımcıları hayvanlara kadar kimi zaman fotoğraflar kimi zaman hatırlayabilme çabası karelerine kadar şiirlerle bezenmiş tarihi bir halıyı sunuyor gözler önüne. Son finnên Nihat Çay’ın bu gelenekteki yerine de yer veren belgesel şimdilik ulusal ve uluslararası festivallerde gösterilmek ve yarışmak üzere yola çıktı. 3 Şubat Pazar günü Antakya Kültür Merkezi’nde galası gerçekleşecek.

Yönetmen Gökhan Evecen, belgeselle ilgili olarak şunları söylüyor- “Arapça kelime olan Finnen’in Türkçe karşılığı aslında Sanatçı’dır. Finnen’in ürettiği yapıtlara da fenn yani sanat denir. Sanatın diğer dallarının yeterince güçlü olmadığı toplumlarda sözlü edebiyatın kendisi baştan sona sanat olarak ifade edilmektedir. Bundan dolayı sözlü edebiyat yapan ozanlar finnen olarak tanımlanırken, ozanın yarattığı şiirler de fenn olarak adlandırılmaktadır. Bu ozanlar gerek kendilerinin gerekse de yaşadıkları bölgenin sorunlarını, mutluluklarını şiirlerle ifade etmişlerdir. Anadolu’nun kültürel mozaiğinin bir parçası olan Arapların gerek tarihi gerekse de kültürel öğelerinin pek bilinmediği rahatça söylenebilir. Arapça olarak dillendirilen bu şiirler Antakya Araplarının tarih içindeki konumlanışlarına ve gündelik yaşamlarına ayna tutmaktadır. Ozanların bu şiirlerini sözlü olarak söylediklerini göz önünde bulundurduğumuzda yazıya geçmediği için belki de yüzlercesinin unutulduğunu, kaybolduğunu söylemek güç olmayacaktır. Belgeselin çıkış amacı Araplara ait kültürel değerleri kayıt altına alıp yeni kuşaklara aktarmak ve böylece Arapçanın bir lehçesiyle neler ortaya koyulduğunu gösterip lehçeyi yaşatmak isteyenlere de bir kaynak olarak sunmaktadır.”