73. Millet




Yapım Tarihi - 2009
Süre - 00:51:00
Format - Uzun Belgesel, Renkli, Türkçe, Mini DV, 16:9

Yönetmen - Caner Canerik
Yapımcı - Caner Canerik
Kameraman - Caner Canerik
Kurgu - Caner Canerik


Nika Waxto Asikuno !
Şimdi Aşıklar Zamanı !

Kimine göre Çingene, kimine göre Aleviliğin yayılmasında en önemli rolü üstlenmiş olan Aşıkların torunları, onlara göre ise Balaban Aşiretinin üyeleri… Etnik Köken olarak kim oldukları tartışması hep sürse de, ten renklerinden dolayı Dersim’de “Asık” adı verilen insanların ayrımcılığa tabi tutuldukları bir gerçek…

Yıllar önce kendisini Marksist olarak tanımlayan bir Çingene ile yapmış olduğum bir söyleşi sırasında, “Ezilenlerin, sömürülenlerin de sömürdükleri olur mu ? Olur ! Çingeneler tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de, baskı gören, ezilen halklar tarafından bir kez daha eziliyorlar” cümlesi oldukça şaşırtmıştı beni. “Irkçılık” gibi gündelik yaşamda bizim de bir çok olumsuzluğunu yaşadığımız ve nalet ettiğimiz bir baş belası duruma biz de farkında olmadan düşmüş olamaz mıydık ? Bir Musevi’ye, “Bütün Museviler zengin midir ? “ sorusunu sorduğumda, bu tavrın altında bilinçaltlarımıza yerleş-tiril-miş olan Gizli ırkçılığın ne kadar etkisi altında olduğumuzu, farkında olmasak da bir takım insanlara yönelik ayrımcılığı, onları ırklarına, etnik kökenlerine göre değerlendirdiğimizi fark etmemiştik. Ama bir realite vardı ki, o da Anadolu’da hakim etnik kimliğin ayrımcı, ırkçı yaklaşımlarından sitem ederken, kendimiz farklı etnik kimliklere, grup yada kişilere karşı, tüm aksi iddialarımız ve düşüncelerimize rağmen –farkında olmadan da olsa - ayrımcılık uyguladığımızdı. Aynı günlerde, Anadolu’da yaptığı etnografik araştırmalarıyla bilinen ve Çingeneler üzerine uzman olan Rüdiger Benninghaus, bu tartışmaya Kürt bölgelerinde yaşayan Çingenelerini Örnek göstererek katıldı. Asık, Dom, Qereçi, Mitrip gibi farklı isimlerle tanımladıklarını belirtti. Benninghaus, Kürt illerinde yaşayan, Kürtçeyi konuşan Çingenelere yönelik tanımlamamızda ise “Kürt Çingeneler” tanımlamasının yanlış olduğunu, “Kürtlerin yaşadıkları bölgelerde” yaşayan Çingeneler” dememizin daha doğru bir yaklaşım olacağını belirtti. Bugüne kadar dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan Çingenelere dair araştırmalar yapılmış olsa da, Kürt illerinde yaşayan, onlarla aynı dili konuşup, aynı değerlere, inanca sahip insanların varlıkları bilinse de, bunlara dair tek bir makale dahi yayınlanmadı. Bu yazı ise, Dersim, Pülümür’e bağlı Doğanpınar köyünde yaşayan 4 kişilik bir aile fertleriyle yapılmış söyleşilerden ve birlikte yaşadıkları köylülerden yapılmış söyleşilere dayanılarak hazırlanan Muyaşa adlı belgeselin kısa bir deşifresi , hikayesi olarak hazırlandı.



Aşıklıktan Asıklığa giden yol
Mehmet, Kibar Kopuz ile çocukları Murat ve Barış Gezici. Bu gün hala Pülümür’ün Erzincan ovasına hakim Doğanpınar köyünde yaşayan ailenin 4 ferdi. Karma karışık bir hikayenin, çok bilinmezli bir denklemin parçalarını oluşturuyor. Eski sahiplerinin terk ettikleri “eski köy” de yıkık dökük de olsa, sahibinin ölmeden önce “ölünceye kadar” yaşaması için kullanımlarına açtığı bir evde yaşıyorlar. Tüm köy halkı ise 1993 Yılında meydana gelen Erzincan Depreminin ardından devlet tarafından yapılmış deprem konutlarında. “Ayrımcılık” olgusunun en somut göstergelerinden birisi olarak kabul edebileceğimiz bu “ayrı dünyalardaki yaşam alanları, uğradıkları haksızlığın sadece bu güne dair olmadığı ve “bir süredir” var olduğunun da göstergesi aynı zamanda. Köylülerden Kamer Yıldırım, Kopuz ailesiyle ilişkilerini anlatırken, “köy halkının kendilerine yardımcı olmadıklarını” biraz utana sıkıla “şey ettiler” gibi muğlak cümlelerle anlatıyor. Biraz açmasını istediğimizde ise “Deprem konutları yapıldığı zaman onlara burada konut verdirmediler” gibi ürkütücü bir cümle çıkıyor ağzından. Ancak devamını getirmesine “dışarıdan” bir müdahale ile izin verilmiyor ve susuyor… Duyumlardan yola çıkarak gittiğimiz köyde bu kadar bariz bir ayrımcılıkla karşılaşacağımızı açıkçası hiç tahmin etmiyordum. Bu ayrımcılığı daha iyi anlayabilmek için buraya not edip filmi başa almalı ve bu gün “Asık“ olarak adlandırılan insanlarımızın hikayesini baştan ve kendi ağızlarından dinleyerek bu güne getirmemiz daha da anlaşılır kılacaktır.

Aile reisi olan Mehmet Kopuz, kendilerini Balaban Aşireti’nin üyeleri olduklarını söyleyerek başlıyor hikayesine. “Balaban Aşiretinin ilk ortaya çıkışı dört kardeş ile oluyor. Hasan, Hüseyin, Süleyman ve bu gün Aşık olarak bilinen dördüncü kardeş. Diyarbakır’dan buralara gelen Türkmen yaylacıların kızlarına aşık oluyor. Kız ile evlenmek istese de buna izin verilmiyor. Bizim aşık oğlan, aşkından vazgeçmiyor ve onları takip ederek Diyarbakır’a kadar peşlerinden gidiyor. Kızın da üyesi olduğu Türkmen aşiretinin Ağasının yanına çıkıyor ve durumunu anlatıyor. ‘Kendisinin halk aşığı (ozan) olduğunu, Türkmen kızına aşık olduğunu ancak kendisine verilmediğini onları takip ederek Dersim’den buralara kadar geldiğini’ belirterek yardım istiyor. Ağa ise ondan ozanlığını –Aşıklığını- ispat etmesini isteyerek, “Eğer ki bana Halk Aşığı olduğunu ispatlarsan o kızı senin için gider isterim” diyor. Bunun üzerine bizim Aşık dedemiz kızın çeşmeden su alıp getirmesi üzerine yaptığı besteyi seslendiriyor.






Ey sevgilim
Sallanıp suya giderdin
Eylenip seyran ederdin
Elmas ellerine kınalar yakardın

Kız da, buna yanıt veriyor, diyor ki “Bende senin yarin olduğum için yad ellere bakmam”

“Kaldırdı büyük anam / Yüklendi göçüm var / Şükür olsun mevlaya /Yanımda da yarim var.” Bu besteyi dinleyen Ağa aşıklığına (ozan) , kıza da aşık olduğuna inanıyor ve Tanrının emrini yerine getirmek için gidip kızı istiyor. Türkmen kızı ile Aşık dedemizin düğünlerini de oradan yapıyorlar. Bu nesilden Doğan insanlar ise dedelerinin mesleğini, yani aşıklığı devam ettiriyorlar ve bu güne kadar bu meslek böyle geliyor” Aslında Mehmet Kopuz’un aktardığı bu hikayenin son bölümü hariç tamamıyla gerçek. Son bölümde bahsettiği Aşıklık mesleği, geleneği ise isimleri “asık” olarak kalmış olsa bile bu gün terk edilmiş durumda.

Bu gün kendi köylerinde uğradıkları ayrımcılıktan dolayı, 3-4 km ötedeki Bük köylülerinin verdiği iş ve köydeki Cemevi’ne gelen lokmalarla hayatlarını devam ettiren yurttaşlara neden “asık” dendiği konusunda Cemevi dedelerinden olan Ali Rıza Büklü’de Mehmet Topuz’u destekler açıklamalarda bulunuyor. Büklü, “Bunlar Asık (Çingene)değiller. Bunlara neden “Asık” denmiş biliyor musun? Dedeleri, “Aşık” (ozan)olduğu için eskiden “Aşıklar” deniyormuş. Ama sonra “ş” sesi düşer ve “Asık” olarak anılmaya başlarlar. İnanç ve itikat yönünden bizden hiçbir farkları yok. Çok güçlü inançları var” Rıza Büklü’nün tanımlamasını teyit eden bir diğer kişi ise köyün eski muhtarı ve yine Cemevi dedelerinden olan Binali Büklü. Ancak o, Asıkların etnik kökenine dair farklı iddiayı dile getiriyor. “ İnanç olarak bizdenler, bizim gibi değerleri olan, Hak, Muhammet, Ali’ye inanan insanlar. Tarihi araştırmalar 12. Yüzyıl civarından Horasan’dan gelip Malatya’ya yerleşen ve oradan Anadolu’ya dağılan bir aşiretin üyeleri olduklarını gösteriyor. Aşiret olarak da Balaban aşiretine mensuplar. “

Ancak Asıkların Balaban aşiretine üyelikleri biraz tartışmalı bir durum. Çünkü, bu güne kadar Balaban aşiretinin bu insanları mensubu olarak kabul etmedikleri, kendilerinden saymadıkları oldukça yaygın bir iddia olarak anlatılıyor. Binali Büklü, “ Balaban Aşiretinin bir bölümü, bölgenin ağalığını ele geçirdi ve çok zengin oldular. Diğerleri ise fakir olarak kaldı. Bu nedenle de isimleri “asık” olarak anıldı” diyor. Köylülerden Ali Doğan’ın 1980’li yıllarda Tanık olduğu bir olay ise Balaban aşireti ve Asıklar arasındaki uçurumu ve ayrımı çok çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor. “ O dönemlerde Asıklardan bir genç gitti ve Balaban Aşiretinin üyesi bir kızı evlenmek için kaçırdı. Ancak, kızın babası gitti ve kızını geri getirdi, sonra da öldürdü. Neden öldürdü ? Çünkü, o dönemler bu gün töre cinayeti olarak bilinen ayrımcılık bizde de vardı ve kız aşık ile evlenecek diye kabullenmedi. Sonra da gitti 5 yıl hapis yattı ve af ile birlikte çıktı“

Bu konuda elbette ki uğradıkları ayrımcılığın genel olduğunu ve tüm halkın asıklara yönelik ırkçı tutumlar içerisinde olduklarını iddia etmek imkansız. Alevilik gibi 73 Milleti bir tutan bir yaşam felsefesini benimsemiş insanlar arasında ayrımcılık yapanlar çıksa da, biraz sonra hikayenin devam eden bölümünde okuyacağınız gibi, ayrımcılık yapmayan ve buna karşı çıkan insanlarda mevcut. Ancak, köyde yaptığımız söyleşilerde çok net, bariz ırkçı yaklaşımlara sahip olanlara da rastlıyoruz. Köyün en eski ailelerinden birisine mensup olan Hıdır Mendi, söyleşisinde sert bir ses tonuyla aralarına açık etnik ayrım bir mesafesini koymaktan çekinmiyor. “Onlara “gezici” diyorlar, Asık daha, Çingene yani. Onların soyu Çingene geldiler yerleştiler köyde çobanlık falan yaptılar. Burada kaldılar şimdi buradan köyden gitmek istemiyorlar. Onların aslı Çingene… Onların bizimle bir ilgisi yok. Hayır, hayır hayır! Onların bizimle bir ilgisi yok. Alevilerle hiçbir alakası yok “ Etnik kimlik ile dinsel aidiyatı birbiriye bütünleştiren Mendi’ye onların da Raa Haq’da (Tanrının yolu, Dersim Aleviliğinin Kürtçe tanımlanışı)yürüdüklerini anımsattığımızda ise onları doğru konuşmamakla itham ederken, ayrımcı yaklaşımını bir kez daha net olarak ortaya koyuyor.

“Doğru konuşmuyorlar, biraz abartıyor işi. Efendime söyleyeyim. Bize yaklaşmak istiyorlar onlar ama işin aslı o değil. Doğru konuşmuyor, doğru anlatmıyor aslını inkar ediyorlar. Aslını inkar edene haramzade derler. Onların bizimle bir alakası yok… Aleviliğin yolunu, geleneğini bilmezler, kesinlikle bilmezler ! Bir kere Kıbleyi tanımıyor… “

Hıdır Mendi’nin bu ağır ithamına her iki Cemevi dedesi de katılmıyor. A. Rıza Büklü, bu gün fakirlikten dolayı çalışmak zorunda kaldıklarını ve ibadetlere fazla katılamadıklarını, ancak inançlarının gücü konusunda rahatlıkla güvence verebileceğini belirtirken, Binali Büklü,

“ Onların da Pirleri, Rehberleri ve Mürşitleri var. Onlarda bizim yolumuzu, Ehli Beyt yolunda yürüyorlar. 12 İmam oruçlarını, Hızır oruçlarını tutuyorlar. Cemevine ibadete geliyorlar. Eskiden geliyorlardı, tanrı yolu için sadaka da topluyorlardı. Şimdi çok toplamıyorlar. İnançlılar. Biz pirlerine karşı çok saygılılar, inançlılar, itikatlarını devam ettiriyorlar.”

İnançları konusunda ise söyleşi yaptığımız günler boyunca her zaman için tüm aksi iddialara rağmen Dersim Alevi inancını yaşadıklarına tanıklık ettiğimi belirtmeliyim. Evlerinin bir köşesini ibadet etmek için ayıran bu aile, her perşembe akşamı Çıla (Tereyağına batırılmış bez parçalarından oluşan kutsal ateşe verilen isim. Bu gün klasik çıla yerine mum yakılması daha da yaygınlaşmıştır) yakarak ibadet etmekte. Yaşamın tüm alanında olduğu gibi ibadet bölümünde de, uğradıkları ayrımcılığın yarattığı çaresizliği görmek mümkün. Mehmet Kopuz, kayıt ettiğimiz bölümde aynen şunları söylüyordu. “Ey Hazreti Muhammet Mustafa, Ey sıkıntılı zamanların Hızırı… Sen varsın, Ey Ali… İnancımız, umudumuz sendedir Ey Ali.

Ey Rabbim, sen ne verirsen artık. Elimizde avucumuzda, evimizde yok. Ey Rabbim, bizim varımızı da yokluğumuzu da sen biliyorsun ! Sana gözüküyor, Ey Rabbim, senin için açık ve nettir. Biz artık size sızlıyoruz. Biz, kendimizi sizin insafınıza bırakmışız. Sizin elinizde kaderimiz. Ne yaparsan, nasıl uygun görürsen öyle yap…”

Kopuz ailesinin etnik aidiyatına ve “asık” olarak tanımlanmalarına dair bölümü bir başka köylünün, Ahmet Doğan’ın tanıklığıyla bitirmek istiyorum - “ Bence ten renginden dolayı olabilir. Bir de zamanında bunlar göçebe insanlar olduğu için, hep toplamışlar biliyor musun ? Hep toplamışlar o yüzden acaba Zazacası mı, Türkçesi mi diyeyim o şekilde hitap edildi. Öyle gelmiştir günümüze kadar ”

Göçerlikten Yerleşik Hayata !
Bu gün, “Asık” olarak tanımlanan insanların Alevilikteki Aşık - ozan- anlayışıyla ne kadar ilişkili oldukları, aşıklıklarında Aleviliğin ne kadar yer tuttuğu konusunda net bir bilgi maalesef mevcut değil. Dinsel aidiyatları ve meslek olarak ozanlığı seçmiş olmaları bu bağlamda rol üstlendikleri sonucuna götürüyor bizi. Bu tezi destekleyen en önemli unsurlardan bir başkası ise “gezici” olmaları ve yerleşik düzeni benimsememeleri. Zayıf bir bağ da olsa, geçmiş dönemlerde halk ozanlığı yapan kişilerin yaşam şekliyle örtüşmesi bağlamında önem taşıyan unsurlardan birisi. Bu gün Pülümür’ün bir dağ köyünde yaşayan Kopuz ailesi de, uzun yıllar göçebe olarak yaşadıktan sonra 40 Yıl kadar önce yerleşik hayata geçtikleri ancak toprak sahibi olmadıkları için farklı köyler arasında dolaştıkları bir gerçek.

Mehmet Kopuz anlatıyor - “Yarbaşı –köyünden- Paşa Celal vardı. Biz onların evinde yaşıyorduk. Onlar geldiklerinde, biz evden ayrıldık ve suyun karşısındaki köye göç ettik. Biz, karşı tarafa göç ettik. O köyde sadece Hüseyin Mevali dedikleri birisi vardı. O da göç edip kendi köyüne gitti. Sonra biz o köyde, 1983 Yılında meydana gelen depreme kadar kaldık. 83’de deprem olunca biz de Erzincan’a göç ettik. Oradan da çıktık ve burada temelli olup, buraya yerleştim. Allah rahmet eylesin, Kamer Şengül, “Hayatta olduğun sürece benim evimde kalabilirsin “ dedi.

Bu gün yaşadıklarının aksine, ilk yerleştikleri zamanlarda halkın kendilerine yönelik olumlu tavrı biraz rahatlamalarını sağlamış. Bunun karşılığında elbette ki, köyün “yedek işgücü” olarak tanımlayabileceğimiz bir şekilde, tüm çalışmalarına sembolik ücretler ve bağışlar, karşılıklı dayanışma temelinde katılmışlar.

Bük köyünde kendilerine iş vererek barınmalarında en önemli desteği sunan Büklü ailesinden Mehmet Büklü, o günleri şu şekilde anlatıyor - “Benim babam hayvanlarla tarla sürüyordu. İlkbahar öncesiydi. Annem, yoğurda ekmek doğrayarak yemek götürmüş kendisine. O sırada Asık gelmiş. Ama tek kaşık varmış. Babam, “İsmail, gel sırayla yiyelim, birlikte yiyelim” demiş.. İsmail ise, “Hayır Pirim sen ye, sen yedikten sonra ben yerim” demiş. “Gel buraya” demiş ısrarla ve bir kaşığı sırayla kullanarak yemeğini yemişler. Benim babamı çok severlerdi. Onlar gelip buraya çadır kurdukları zaman benim babam giderdi aralarına. Yer yaparlardı kendisine. Döşek açarlardı, otururlardı.”

Bir kaşığı bile paylaşıp birlikte yemek yiyen insanlar olduğu kadar, onları farklı gören ve evlerine hiç gitmemiş, hatır için bir kez geçerken uğrayıp çayını içmiş olanlar kadar “Onlar da kendilerini kötü hissetmesinler” diye yapılan ziyaretler devam etmiş. Renkli kişilikleri ve dünyaya hep pozitif bakıp, hiçbir şeyi dert etmeyen insanların bu tavrı en çok gençler arasında rağbet görür. Ne yazık ki, mutlu günler uzun sürmez ve gençlerin bu ziyaretleri bir süre sonra bedeli ağır olacak bir olaya sebep olur. Mehmet Kopuz anlatıyor -

“Bunlarda -çocuklar- burada büyüyüp yetiştiler. Burada çocuklar, -köy çocuklarıyla- şakalaşıp birlikte oynuyorlardı. Sonra ne olduysa Tanrı bunlara küstü. Ne olduysa bu bizim soframızda yemek yerken benim oğluma saldırdı. Benim oğluma saldırınca, benim oğlum da “Biz komşuyuz, birbirimizin kalbini kırmayalım. Yapmayın, biz burada kardeşiz, Biz burada komşuyuz. Olmaz ! Durun kardeşim !” Çocuk ne kadar ısrar etse de “Hayır!” Kendilerini büyük görüyorlar, kasılıyorlar falan . Oğlum da bir tane vurdu ona. Buradan aşağı yuvarlandı. Taş falan alıp attı oğluma. Ne bardağım, ne tabağım kaldı ne başka bir şeyim sağlam kaldı. Peygamber üzerine yemin ederim ki, Ben dedim ki, “buradaki telefonla karakolu arayayım. Gelip görsünler, benim bardaklarım, demliklerim tabaklarım kapı önünde darmadağınken gelip görsünler. Ona göre. Eğer ki haksızsam, evet ! Onlar haklıysa, tanrı yukarıdan bizi görüyor. Baktım ki; hayır, olacak gibi değil ! Oğlum da bana kızdı. “Hayır baba” dedi. “Şikayet falan yok” dedi. “Biz bugün iki kardeşiz. İki kardeş dövüşür ve iki gün araya girmez yine barışırlar. Sen bir şey görmedin, bir şey duymadın” Yinede oğlum böyle dedi anlıyor musun ? ”

Bu kavgayla birlikte ise bu güne kadar hiç karşılaşmadıkları, görmedikleri, belki de görüp de içlerine attıkları bir gerçeklikle, ırkçılıkla karşı karşıya kalırlar. Basit bir olay büyütülür ve tüm köyü onlara karşı etnik ayrımcılığa götüren kampanyaya dönüşür. Doğanpınar köyünde yaşayan bir tek “Milletvekili” hariç insanlardan imza toplar ve ailenin köyden atılması için önce Pülümür Kaymakamlığına, ardından ise güvenlikten sorumlu olan Jandarma Yüzbaşı’ya imzaları götürürler. Ancak bu talepleri muhtarın onayı, imzası olmadığı gerekçesiyle red edilir. Dönemin muhtarı olan Binali Büklü o günleri anlatırken bu insanların “Asık” oldukları için köylüler tarafından istenmediklerinin kendilerine açık açık söylendiğini, ancak kendisinin

“Bunlarda bizden, bunlar da insan. Onlar da Tanrı, Muhammet ve Ali yoluna hizmet ediyorlar. Onlar da Ehli Beyt’e hizmet ediyorlar. Neden aramızdan çıkartalım ki onları” ısrarıyla bu isteklerinin gerçekleşmediğini söylüyor. Görüştüğümüz köylülerin hiç birisi böyle bir olayın olmadığını, imza toplanmadığını, kendilerinin imza vermediklerini iddia ettiler. Aslında, bu inkara rağmen, “Evlerine ne zaman gittiniz, komşularınızın çayını en son ne zaman içtiniz ? ” gibi sorulara verilen yanıtlar bir anlamda tüm köyün kavgayı bahane ederek adeta ambargo uyguladıkları, iş yaptırmak, çalıştırmak haricinde aileyle muhatap olmadıklarını açıkça ortaya koyuyor. Çok aleni bir şekilde “Onlar pistir. Onların hiçbir şeyi yenilmez ki ? Ben onların evine hiç gitmedim, gitmemde !” yada “İşimiz düşerse gidiyoruz. Düşmezse neden gidelim ki ? Zaten yolda karşılaşınca konuşuyoruz ” yanıtından, “Yok hiç gitmedim çünkü bacaklarım ağrıyor. Aşağı mahalleye inemiyorum” gibi on yıllardır birlikte yaşadıkları köylülerine neden gitmediklerini açıklamaları elbette ki farklı bir anlam çağrıştırıyor.

Mehmet Kopuz’un 19 Yaşındaki küçük oğlu Barış Gezici, köylülerle ilişkilerini anlatırken, boğazına düğümlenen kelimeleri çıkartmakta zorlanıyor. “Biz yıllık 3 Bin YTL’ye Bük köy halkının hayvanlarının bakımını almışız. İhtiyaçlarımızın un, şeker gibi kısmını bu parayla karşılıyoruz. Cem evine gelen ziyaretçilerin bıraktıkları lokmalar ve kurbanları bize veriyorlar. Bük halkının desteği bizim için önemli. Ama kendi köyümüzdeki insanlar, zengin oldukları için bize işleri düşmezse Allahın selamını dahi vermiyorlar. Ama biz yine de ne zaman işleri düşerse zengin fakir ayırmadan gidip yapıyoruz. Bazıları para için, üç kuruş verdikleri için sanki ölüyorlar”

Uğradıkları bu ayrımcık kuşkusuz ki en çok Mehmet Kopuz’u etkiliyor. Yıllardır içerisinde yaşadıkları, sofralarını açtıkları insanların hepsinin kendilerine karşı tavır koymalarını anlamakta, anlamlandırmakta zorlanıyor. Önce tanrı, ardından ise Bük halkının kendilerine verdikleri desteğin altını çiziyor.

“Şimdi ise ne kimsenin evine, ne kapısına gidiyorum. Aç kalsam da, susuz kalsam da bunu –köyümden- kimseye söylemiyorum. Benim açlığımı da Bûk köyü halkı biliyor, susuzluğumu da Bûk köyü halkı biliyor. Böyle çıplak kalsam da yine Bûk halkı biliyor. Benim hayatımı devam ettirmemin en önemli hayrını Bûk halkı sağlıyor., Kurtarma varsa, o da Bûklülerin kurtarmasıdır. Efendim, eski insanlar yok artık. Hepsi yeni yetme. Sen yeni yetme birine laf anlatabilir misin ? Hayır ! Anlatamazsın. Şimdi dünya değişmiş. Eskiden ahlak ve töre vardı, tanrının yolu –inanç vardı- tanrı için dağıtılan sadaka vardı. Şimdi her şey kalkmış ortadan.. Ama biz yine eski-önceki- yolu takip ediyoruz. Şimdikiler takip etmiyorlar. Bir eski yolu izleyenleriz.

Nasıl benim zoruma gitmesin ki ? Şimdi sen olsan senin zoruna Gitmez mi ? Eğer ki sen olsan, senin zoruna Gitmez mi ? Ama yine de ben insanlıkta ısrarlıyım. Kötülük istemiyorum. Üç tane çocuğum var sadece. O birisini sayma, iki tane. O birisi, uzak memleketlerde, İstanbul’da… Bu ikisini alıp kimin karşısına çıkayım ? Sen kendin söyle. Bunlarla kime karşı çıkabilirim ? Başka kimim var. Nasıl ki demişler “Dalım yok, budağım yok bir Allah’tan başka.” Yalnızca Allah’tan başka, evliyalardan başka. Umudu onlardan kesmem. Bundan başka da umudum yok zaten.”






Bir süre önce montajını tamamladığım ve internetten de tanıtımını yayınladığım, "73. Millet" adlı çalışmayı sanırım ki bir çoğunuz anımsarsınız. kısaca özetleyecek olursam, Tunceli'nin Pülümür ilçesi, Doğanpınar (Pindige) köyünde neslin son temsilcisi olarak 4 kişilik bir "asıq" ailesi yaşıyor. "Asıq" yada Türkçesiyle söyleyecek olursak, sadece "Çingene" oldukları için köylüler ile aralarında ciddi sorunlar olmamasına rağmen hayatlarını adeta tecrit edilmiş bir şekilde sürdürmeye devam ediyorlar.

İşleri düşmedikçe, çalıştıracak başka eleman bulamadıktan sonra kapılarını dahi çalmayan köylülerin yerine komşu köy olan Bûk mezrasında yaşayan Büklü ailesinin fertlerinin yardımlarıyla geçiniyorlar. Mehmet amca, filmin sonunda " Sebeno no halema " (Ne olacak bizim bu halimiz?)cümlesiyle tamamlamıştı hikayesini... Oğlu'nun askere gitmesi başına gelebilecek en büyük felaketti onunu için. Ama bugün, durumlarını sormak için telefonla konuştuğumda ise sıkıntının oğlunun askere gitmesini beklemediğini öğrendim.

Ağır kış şartları nedeniyle o komşularının dahi çalmadıkları kapının da bulunduğu evin giriş bölümünün yıkıldığını ve yapamadıkları, yaptıramadıkları için üç yönden kısmi çökmeler yaşanan binada ikamet etmeye devam ettiklerini söylediler. Bu yıkım nedeniyle evin içinde yaşanılamayacak kadar soğuk ve her an çökme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu da vurguladılar. Pülümür'ün deprem gerçeğini de göz önünde bulundurur ve toprak evin bir bölümünün dahi küçük bir parça su almasıyla yıkılmaya başlayacağı gerçeğini de eklersek, tehlikenin "geliyorum" değil, "Geldim" dediğini rahatlıkla söyleyebiliriz...

Yanlış anlaşılmasını istemiyorum. Konuştuğum aile fertleri, benden herhangi bir şekilde, herhangi bir şey talep etmediler. Çok fazla umutlu olmasam da, bir römork kum, bir kaç torba çimento ve 2-3 işçinin 2 haftalık bir çalışması sonucu, en fazla 3 bin ytl ye mal olacak bir giderle bu insanların hayat standardı yükselmese de, en azından eski yaşam standartlarına kavuşabilecekleri konusunda insanların duyarlı davranabileceğini sanıyorum. Üç yada beş kuruşluk yardımlarla içimizde yaşamaya devam eden ve özür borçlu olduğumuz insanlarımızla dayanışmak kısmi de olsa acılarını hafifletecektir...

Söz verilip yerine getirilmemesi ve o insanların rencide olmaması, hayal kırıklığı yaşamaması için, yardım etmek isteyen arkadaşların önce benimle iletişim kurmalarını rica ediyorum.. Mesajın yaygınlaştırılması ve destek sunabilecek arkadaşlarınızdan kişisel ilişkilerin kullanılarak yardıma çağrılmaları da ikinci ricam olacak sizden... 50, 100 yada yardım edebileceğiniz kadar desteği esirgememeniz temennisiyle...

Caner
Ailenin hesap numaralarını almak için bu adresi kullanabilirsiniz...



tanıtım filmi için - https://www.vimeo.com/2452568
Aile hakkında bilgi için - http://www.pirdesur.com/kategori.asp?id=21






Merhaba…
Pırdesur ve 73. Millet Belgesel Filmlerim bu hafta içerisinde Hayat TV ve 12. Uluslar arası İstanbul 1001 Belgesel Film Festivali kapsamında gösterilecektir. Aşağıda mevcut bilgileri olan gösterimlere katılmanızı ve –veya- katılabilecek arkadaşlara ulaştırmanız ricasıyla…

Selamlar
Caner

Pırdesur Belgeseli; 5 Aralık 2009 Cumartesi günü saat- 20:00’da Hayat TV’den gösterilecek.

73. Millet Belgeseli 12. Uluslar arası İstanbul 1001 Belgesel Film Festivali kapsamında ;
08 Aralık 09’da Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi, Beyoğlu’nda, izleyemeyenler için;
09 Aralık 09’da Nazım Hikmet Kültür Merkezi, Kadıköy’de gösterilecektir.

Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi ;
Adres- İstiklâl Caddesi Şahkulu Bostanı Sokak No:8 Tünel Beyoğlu
Tel- 0 212 293 12 70 (3 HAT) (İstiklal Caddesi’nin Tünel çıkışına yakın )

NHKM KADIKÖY:
Ali Suavi Sokağı (Sanatçılar Sokağı), No- 7, Bahariye - İstanbul
Tel- (0216) 414 22 39 (Altıyol’dan Bahariye Caddesine girişte, soldan ilk sokak )

Hayat TV Frekans Bilgisi ;
Türksat 3A, Frakans- 12525, Polarizasyon- Dikey, Sembol Rate- 30000, Fec- 5/6









Merhaba...

73. Millet (Milete Howtay Hireeni) Filmi basın bülteni ve görsel materyal ekte ve aşağıda yer alan linklerde bulunmaktadır. Duyuru ve tanıtımına katkı sunmanız temennisiyle

Selamlar
İyi çalışmalar
Caner Canerik





Aşıklar Zamanı
Kimine göre Çingene, kimine göre Aleviliğin yayılmasında en önemli rolü üstlenmiş olan Aşıkların torunları, onlara göre ise Balaban Aşiretinin üyeleri… Etnik Köken olarak kim oldukları tartışması hep sürse de, ten renklerinden dolayı Tunceli’de “Asıq” adı verilen insanların uğradıkları ayrımcılı belgesel film haline getirildi.

Yıllar önce kendisini Marksist olarak tanımlayan bir Çingene ile yapmış olduğu bir söyleşi sırasında, “Ezilenlerin, sömürülenlerin de sömürdükleri olur mu? Olur! Çingeneler tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de, baskı gören, ezilen halklar tarafından bir kez daha eziliyorlar” cümlesinden yola çıkan yönetmen Caner Canerik Tunceli’de yaşayan ve toplumsal yaşantımız içerisinde önemli bir yer tutan, herkesin dolaylı olarak mağdur olduğu Gizli ırkçılık meselesini “73. Millet” adıyla belgesel film haline getirdi.

Hayatın içerisinde var olan Gizli ırkçılığı özeleştirel bir şekilde aktarmayı tasarlayan Canerik, Tunceli’nin Pülümür İlçesi Pindige (Doğanpınar) köyünde yaşayan “asıqların” göç etmeyip yaşamaya devam eden 4 kişilik Kopuz ailesinin yaşantısını aktardığı film 48 dakika uzunluğunda. Filmde, bir dönem Aleviliğin yayılmasında çok önemli bir rol üstlenen, zamanla birlikte Aşıklık (halk ozanlığı) geleneğinin toplumdaki işlevini kısmen kaybetmesiyle de ekonomik sıkıntı yaşamaya başlayan ve süreçle birlikte de ırkçı ayrımcılığa maruz kalan bir ailenin hikayesini aktarıyor.

“Aşık”lıktan “Asıq”lığa giden yol
Film, Mehmet Kopuz’un “aşıklık” tanımlamasının nereden geldiği konusundaki hikayeyi anlatmasıyla başlıyor. Giriş basit ve sıradan olsa da, onlar karma karışık bir hikayenin, çok bilinmezli bir denklemin parçalarını oluşturuyor. Eski sahiplerinin terk ettikleri “eski köy” de yıkık dökük de olsa, sahibinin ölmeden önce “ölünceye kadar” yaşaması için kullanımlarına açtığı bir evde yaşıyorlar. Tüm köy halkı ise 1993 Yılında meydana gelen Erzincan Depreminin ardından devlet tarafından yapılmış “deprem konutları”nda. “Ayrımcılık” olgusunun en somut göstergelerinden birisi olarak kabul edebileceğimiz bu “ayrı dünyalardaki” yaşam alanları, uğradıkları haksızlığın sadece bu güne dair olmadığı ve “bir süredir” var olduğunun da göstergesi aynı zamanda. Köylülerden Kamer Yıldırım, Kopuz ailesiyle ilişkilerini anlatırken, “köy halkının kendilerine yardımcı olmadıklarını” biraz utana sıkıla “şey ettiler” gibi muğlak cümlelerle anlatıyor. Biraz açmasını istediğimizde ise “Deprem konutları yapıldığı zaman onlara burada konut verdirmediler” gibi ürkütücü bir cümle çıkıyor ağzından. Ancak devamını getirmesine “dışarıdan” bir müdahale ile izin verilmiyor ve susuyor…

Bu gün kendi köylerinde uğradıkları ayrımcılıktan dolayı, 3-4 km ötedeki Bük köylülerinin verdiği iş ve köydeki Cemevi’ne gelen lokmalarla hayatlarını devam ettiren yurttaşlara neden “asık” dendiği konusunda Cemevi dedelerinden olan Ali Rıza Büklü’de Mehmet Topuz’u destekler açıklamalarda bulunuyor. Büklü, “Bunlar Asık (Çingene)değiller. Bunlara neden “Asık” denmiş biliyor musun? Dedeleri, “Aşık” (ozan) olduğu için eskiden “Aşıklar” deniyormuş. Ama sonra “ş” sesi düşer ve “Asık” olarak anılmaya başlarlar. İnanç ve itikat yönünden bizden hiçbir farkları yok. Çok güçlü inançları var” Rıza Büklü’nün tanımlamasını teyit eden bir diğer kişi ise köyün eski muhtarı ve yine Cemevi dedelerinden olan Binali Büklü. Ancak o, Asıkların etnik kökenine dair farklı iddiayı dile getiriyor. “ İnanç olarak bizdenler, bizim gibi değerleri olan, Hak, Muhammet, Ali’ye inanan insanlar. Tarihi araştırmalar 12. Yüzyıl civarından Horasan’dan gelip Malatya’ya yerleşen ve oradan Anadolu’ya dağılan bir aşiretin üyeleri olduklarını gösteriyor. Aşiret olarak da Balaban aşiretine mensuplar.“

Ancak Asıkların Balaban aşiretine üyelikleri biraz tartışmalı bir durum. Çünkü, bu güne kadar Balaban aşiretinin bu insanları mensubu olarak kabul etmedikleri, kendilerinden saymadıkları oldukça yaygın bir iddia olarak anlatılıyor. Binali Büklü, “ Balaban Aşiretinin bir bölümü, bölgenin ağalığını ele geçirdi ve çok zengin oldular. Diğerleri ise fakir olarak kaldı. Bu nedenle de isimleri “asık” olarak anıldı” diyor.

Köylülerden Ali Doğan’ın 1980’li yıllarda Tanık olduğu bir olay ise Balaban aşireti ve Asıklar arasındaki uçurumu ve ayrımı çok çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor. “ O dönemlerde Asıklardan bir genç gitti ve Balaban Aşiretinin üyesi bir kızı evlenmek için kaçırdı. Ancak, kızın babası gitti ve kızını geri getirdi, sonra da öldürdü. Neden öldürdü ? Çünkü, o dönemler bu gün töre cinayeti olarak bilinen ayrımcılık bizde de vardı ve kız aşık ile evlenecek diye kabullenmedi. Sonra da gitti 5 yıl hapis yattı ve af ile birlikte çıktı“

Bu konuda elbette ki uğradıkları ayrımcılığın genel olduğunu ve tüm halkın aşıklara yönelik ırkçı tutumlar içerisinde olduklarını iddia etmek imkansız. Alevilik gibi 73 Milleti bir tutan bir yaşam felsefesini benimsemiş insanlar arasında ayrımcılık yapanlar çıksa da, biraz sonra hikayenin devam eden bölümünde okuyacağınız gibi, ayrımcılık yapmayan ve buna karşı çıkan insanlarda mevcut. Ancak, köyde yaptığımız söyleşilerde çok net, bariz ırkçı yaklaşımlara sahip olanlara da rastlıyoruz. Köyün en eski ailelerinden birisine mensup olan Hıdır Mendi, söyleşisinde sert bir ses tonuyla aralarına açık etnik ayrım bir mesafesini koymaktan çekinmiyor. “Onlara ‘gezici’ diyorlar, Asık daha, çingene yani. Onların soyu çingene Geldiler yerleştiler köyde çobanlık falan yaptılar. Burada kaldılar şimdi buradan köyden gitmek istemiyorlar. Onların aslı çingene… Onların bizimle bir ilgisi yok. Hayır, hayır hayır! Onların bizimle bir ilgisi yok. Alevilerle hiçbir alakası yok“

Hıdır Mendi’nin bu ağır ithamına her iki Cem evi dedesi de katılmıyor. A. Rıza Büklü, bu gün fakirlikten dolayı çalışmak zorunda kaldıklarını ve ibadetlere fazla katılamadıklarını, ancak inançlarının gücü konusunda rahatlıkla güvence verebileceğini belirtirken, Binali Büklü,

“Onların da Pirleri, Rehberleri ve Mürşitleri var. Onlarda bizim yolumuzu, Ehli Beyt yolunda yürüyorlar. 12 İmam oruçlarını, Hızır oruçlarını tutuyorlar. Cem evine ibadete geliyorlar. Eskiden geliyorlardı, tanrı yolu için sadaka da topluyorlardı. Şimdi çok toplamıyorlar. İnançlılar. Biz pirlerine karşı çok saygılılar, inançlılar, itikatlarını devam ettiriyorlar.”

Göçerlikten Yerleşik Hayata !

Bu gün, “Asık” olarak tanımlanan insanların Alevilikteki Aşık - ozan- anlayışıyla ne kadar ilişkili oldukları, aşıklıklarında Aleviliğin ne kadar yer tuttuğu konusunda net bir bilgi maalesef mevcut değil. Dinsel aidiyatları ve meslek olarak ozanlığı seçmiş olmaları bu bağlamda rol üstlendikleri sonucuna götürüyor bizi. Bu tezi destekleyen en önemli unsurlardan bir başkası ise “gezici” olmaları ve yerleşik düzeni benimsememeleri. Zayıf bir bağ da olsa, geçmiş dönemlerde halk ozanlığı yapan kişilerin yaşam şekliyle örtüşmesi bağlamında önem taşıyan unsurlardan birisi. Bu gün Pülümür’ün bir dağ köyünde yaşayan Kopuz ailesi de, uzun yıllar göçebe olarak yaşadıktan sonra 40 Yıl kadar önce yerleşik hayata geçtikleri ancak toprak sahibi olmadıkları için farklı köyler arasında dolaştıkları bir gerçek.

Bu gün yaşadıklarının aksine, ilk yerleştikleri zamanlarda halkın kendilerine yönelik olumlu tavrı biraz rahatlamalarını sağlamış. Bunun karşılığında elbette ki, köyün “yedek işgücü” olarak tanımlayabileceğimiz bir şekilde, tüm çalışmalarına sembolik ücretler ve bağışlar, karşılıklı dayanışma temelinde katılmışlar.

Bir kaşığı bile paylaşıp birlikte yemek yiyen insanlar olduğu kadar, onları farklı gören ve evlerine hiç gitmemiş, hatır için bir kez geçerken uğrayıp çayını içmiş olanlar kadar “Onlar da kendilerini kötü hissetmesinler” diye yapılan ziyaretler devam etmiş. Renkli kişilikleri ve dünyaya hep pozitif bakıp, hiçbir şeyi dert etmeyen insanların bu tavrı en çok gençler arasında rağbet görür. Ne yazık ki, mutlu günler uzun sürmez ve gençlerin bu ziyaretleri bir süre sonra bedeli ağır olacak bir olaya sebep olur. Mehmet Kopuz anlatıyor -

“Bunlarda - çocuklar- burada büyüyüp yetiştiler. Burada çocuklar, -köy çocuklarıyla- şakalaşıp birlikte oynuyorlardı. Sonra ne olduysa Tanrı bunlara küstü. Ne olduysa bu bizim soframızda yemek yerken benim oğluma saldırdı. Benim oğluma saldırınca, benim oğlum da “Biz komşuyuz, birbirimizin kalbini kırmayalım. Yapmayın, biz burada kardeşiz, Biz burada komşuyuz. Olmaz ! Durun kardeşim !” Çocuk ne kadar ısrar etse de “Hayır!” Kendilerini büyük görüyorlar, kasılıyorlar falan . Oğlum da bir tane vurdu ona. Buradan aşağı yuvarlandı. Taş falan alıp attı oğluma. Ne bardağım, ne tabağım kaldı ne başka bir şeyim sağlam kaldı. Baktım ki; hayır, olacak gibi değil ! Karakolu arayayım dedim. Oğlum da bana kızdı. “Hayır baba” dedi. “Şikayet falan yok” dedi. “Biz bugün iki kardeşiz. İki kardeş dövüşür ve iki gün araya girmez yine barışırlar. Sen bir şey görmedin, bir şey duymadın”

Bu kavgayla birlikte ise bu güne kadar hiç karşılaşmadıkları, görmedikleri, belki de görüp de içlerine attıkları bir gerçeklikle, ırkçılıkla karşı karşıya kalırlar. Basit bir olay büyütülür ve tüm köyü onlara karşı etnik ayrımcılığa götüren kampanyaya dönüşür. Doğanpınar köyünde yaşayan bir tek “Milletvekili” hariç insanlardan imza toplar ve ailenin köyden atılması için önce Pülümür Kaymakamlığına, ardından ise güvenlikten sorumlu olan Jandarma Yüzbaşı’ya imzaları götürürler. Ancak bu talepleri muhtarın onayı, imzası olmadığı gerekçesiyle ret edilir. Dönemin muhtarı olan Binali Büklü o günleri anlatırken bu insanların “Asık” oldukları için köylüler tarafından istenmediklerinin kendilerine açık açık söylendiğini, ancak kendisinin

“Bunlarda bizden, bunlar da insan. Onlar da Tanrı, Muhammet ve Ali yoluna hizmet ediyorlar. Onlar da Ehli Beyt’e hizmet ediyorlar. Neden aramızdan çıkartalım ki onları” ısrarıyla bu isteklerinin gerçekleşmediğini söylüyor. Görüştüğümüz köylülerin hiç birisi böyle bir olayın olmadığını, imza toplanmadığını, kendilerinin imza vermediklerini iddia ettiler. Aslında, bu inkara rağmen, “Evlerine ne zaman gittiniz, komşularınızın çayını en son ne zaman içtiniz ? ” gibi sorulara verilen yanıtlar bir anlamda tüm köyün kavgayı bahane ederek adeta ambargo uyguladıkları, iş yaptırmak, çalıştırmak haricinde aileyle muhatap olmadıklarını açıkça ortaya koyuyor. Çok aleni bir şekilde “Onlar pistir. Onların hiçbir şeyi yenilmez ki ? Ben onların evine hiç gitmedim, gitmemde !” yada “İşimiz düşerse gidiyoruz. Düşmezse neden gidelim ki ? Zaten yolda karşılaşınca konuşuyoruz ” yanıtından, “Yok hiç gitmedim çünkü bacaklarım ağrıyor. Aşağı mahalleye inemiyorum” gibi on yıllardır birlikte yaşadıkları köylülerine neden gitmediklerini açıklamaları elbette ki farklı bir anlam çağrıştırıyor.

Uğradıkları bu ayrımcık kuşkusuz ki en çok Mehmet Kopuz’u etkiliyor. Yıllardır içerisinde yaşadıkları, sofralarını açtıkları insanların hepsinin kendilerine karşı tavır koymalarını anlamakta, anlamlandırmakta zorlanıyor. Önce tanrı, ardından ise Bük halkının kendilerine verdikleri desteğin altını çiziyor.

Nasıl benim zoruma gitmesin ki ? Şimdi sen olsan senin zoruna Gitmez mi ? Eğer ki sen olsan, senin zoruna Gitmez mi ? Ama yine de ben insanlıkta ısrarlıyım. Kötülük istemiyorum. Üç tane çocuğum var sadece. O birisini sayma, iki tane. O birisi, uzak memleketlerde, İstanbul’da… Bu ikisini alıp kimin karşısına çıkayım ? Sen kendin söyle. Bunlarla kime karşı çıkabilirim ? Başka kimim var. Nasıl ki demişler “Dalım yok, budağım yok bir Allah’tan başka.” Yalnızca Allah’tan başka, evliyalardan başka. Umudu onlardan kesmem. Bundan başka da umudum yok zaten.”

www.pirdesur.com