Yapım Tarihi - 2014
Süresi - 00:50:00
Format - Uzun Belgesel, Renkli, İngilizce, Yunanca, Türkçe, HDV
Yönetmen - Gürcan Keltek
Senarist - Gürcan Keltek
Kurgucu - Fırat Gürgen
Özgün Müzik - P.J. Philipson
Anlatan - Yannis Illıadis
Yapım Şirketi - 29P
Güneş Kıbrıs’taki Beşparmak dağları üzerinde doğmaktadır. Otonom Kayıp Şahıslar
Komitesi, bilim adamları ve Gizli tanıklarla bu dağları kazmaktadırlar.
İskeletler çıkarılacak ve ailelere teslim edilecektir. Henüz açılmamış toplu
mezarların hayaletleri boşaltılmış köylerde, vadilerde dolaşmaktadır. “Koloni,
psikocoğrafya, manzaranın hafızası, travma ve anımsama üzerine bir film. Adada
on yıllar Süren siyasi belirsizlik içinde yakınlarını, evlerini arayan
insanların hafızasından geriye kalanlar bunlar. Bu film işte bu ruhun resmini
çekme çabasıdır.” - Gürcan Keltek
34. İstanbul Film Festivali, Ulusal Belgesel Yarışması, Finalist ve
Gösterim Seçkisi. 2015
34. İstanbul Film Festivali, Gösterimi Yapılmadı. 2015
Kaynak
İstanbul Film Festivali
colony koloni
turkey 2015, 52’, b&w
director Gürcan Keltek
cinematography Murat Tuncel
editing Fırat Gürgen
music P. J. Philipson
production-distribution 29P Films, Aziz Mullaaziz
T +90 532 748 5012 gurcankeltek@gmail.com
The Beşparmak Mountains. The autonomous Missing Persons Committee is conducting
excavations in the mountains with scientists and undercover witnesses. Skeletons
will be exhumed and delivered to their families. The ghosts of unopened mass
graves wander in evacuated villages and valleys. Colony is a film about psycho-geography,
the memory of landscape, trauma and remembrance.
Gürcan Keltek (Izmir) graduated from the DEU Film School and has directed
numerous shorts, music videos and commercials. His short documentaries have
screened at festivals such as Visions Du Réel, DOK Leipzig and Nantes Festival
de 3 Continents.
66. Berlin Film Festivali, Türkiye Standı, Gösterim Seçkisi. 2016
Manzaranın ruhu- Gürcan Keltek’le Koloni üzerine
Röp- Müge Yıldız
Gürcan Keltek’in Kosova'da düzenlenen belgesel ve kısa film festivali
DokuFest'te Balkan Sineması Yeni Yetenek Ödülü'nü kazanan, Kıbrıs Harekâtı'nın
ardında bıraktıklarını anlatan Koloni belgeseli manzaranın ruhunu taşıyor.
Kıbrıs’ta yaşananlara ve Kıbrıs coğrafyasına farklı bir bakış sunan film, bir
bellek kartografı gibi.
Öncelikle Koloni’yi temelde tanıyabilmemiz için konusundan, çekim sürecinden
bahsedelim istiyorum.
Bir kaç yıl önce çekmeyi planladığım bir film için Kıbrıs’taki Yeşil Hat
etrafında terkedilmiş bölgelerde mekân bakıyorduk. Tampon Bölge’nin 1974’ten
beri el değmemiş yerlerini gördüğüm andan itibaren çekmeye başladım. Hemen
arkasından Kayıp Şahıslar Komitesi’yle tanıştık ve toplu mezarların bulunduğu
bölgelerde yaptıkları kazıları çekmemize izin verdiler. Bu süreç boyunca
başımıza gelen iyi kötü tüm kazalar ve aksilikler bu malzemenin filme
dönüşmesine yardımcı oldu diyebilirim.
Ben filmi düşünmeye başladıktan sonra kendimi “koloni” kavramının kendisini
düşünürken buldum ve sizi Kıbrıs’a ve koloniye çeken o can alıcı fikri çok merak
ettim.
Filmin ismini montaj sırasında çok dinlediğim bir Joy Division şarkısından
aldım. Bu ismin bir siyasi çağrışımı olsun istemedim açıkçası, bende
çağrıştırdığı şeyler daha soyut. Bizi çevreleyen manzarayla kurduğumuz ilişki,
bunun hafızamız üzerinde yarattığı etki gibi. Eski bir Maronit köyündesiniz ve
üzerinde gezdiğiniz toprak parçasının açılmamış bir toplu mezar olduğunu
öğrendiğiniz anda onunla kurduğunuz ilişki değişiyor. Bizim o gördüğümüz
manzaraya yüklediğimiz anlamlar, bizde çağrıştırdıkları şeyler. Kıbrıs dünyanın
en eski kolonilerinden biri ve kanlı bir tarihi var. Bu yüzden orada gördüğünüz
manzaraların hafızası var. Sistem şiddetin bu kadar kolay hâle gelmesine,
şiddetin banalleşmesine zemin sağlamış. Aynı bağlantıyı Afrika, Güney Amerika ya
da Güneydoğu Anadolu’yla da kurabilirsiniz. Koloni kavramının kendisine
dönersek, kolonyal zamanlardan bu yana pek fazla şeyin değişmediğini
düşünüyorum.
Claire Denis’i sevdiğinizi öğrenince Denis’in hayatı bu bağlamda Denis’in White
Material filminde yaptığı o psikolojik peyzajı düşündüm.
Denis, L’Intrus/Davetsiz filminde olay örgüsünü sizin o dediğiniz psikolojik
peyzajla anlatır mesela, neler olup bittiğini anlamaktan vazgeçip karakterlerle
birlikte etrafı, mevsimleri seyredersiniz. Şu aralar en sevdiğim Claire Denis
filmi L’Intrus.
Filmi bir yaratıcı belgesel olarak tanımlarsak, biraz yaratıcı belgeselden
konuşmak isterim.
Bu alanda son zamanlarda çok güzel işler izleme şansım oldu. Filmle gittiğimiz
FIDMarseille’de gördüğüm filmleri nasıl tanımlayacağımı bile bilmiyorum.
Yaratıcı belgesel kendi başına bir sanat formu, tanımı yapıldıkça genişliyor. Bu
nedenle çok iyi ve çok kötü örnekleri de var. Belgesel bizde sık sık röportajla,
enformasyon haberciliğiyle karıştırılır. Bir yaratıcı belgeselde gerçeklere
bağlı kalmak ya da objektif olmak zorunda değilsiniz. Her zaman büyük bir ekibe
ya da bütçeye de ihtiyacınız yok, ki bu çok özgürleştiren bir faktör. Siz bir
dil oluşturuyorsanız her şeyin filmi olabilir. Biraz da doğru zamanda doğru
yerde kameranızla hazır olmanızla ilgili. Koloni ilk orta metraj filmim;
kesinlikle bu alanda bir kaç film daha yapmak istiyorum. Ama çoğu kez bu
kategori meselesine aklım basmıyor. Bir fona ya da festivale başvurduğunuzda
karşınıza filmin türüyle ilgili bir kutucuk çıkıyor ve orayı işaretliyorsunuz.
Koloni’yi izlerken kameranın arkasında kesinlikle yönetmenin kendisi olmalı,
hattâ bence kurgusunu da yönetmen yapmış olmalı dedim. Daha sonra özellikle
ilgimi çektiği için görüntülerde kısa filminiz Fazlamesai’de olduğu gibi Murat
Tuncel’le çalıştığınızı öğrendim, bu çalışmadan, bu birliktelikten bahsetmek
ister misiniz? Beni filmin her şeyini yönetmenin kendisi yapmıştır düşüncesine
inandırdınız çünkü. Bilmiyorum belki Koloni’de hissettiğim yalnızlık duygusu
yüzünden sizi de o peyzajda yalnız düşledim, böyle düşününce de filmin yarattığı
evren boyut aşıyor değil mi? Siz de o kolonin bir parçasısınız artık.
Murat Tuncel çok sevdiğim bir dostum, birlikte çok işler yaptık. Son dönemin en
yetenekli görüntü yönetmenlerinden biri. Koloni’yi çekerken çoğu kez sadece
ikimizdik. Özellikle belgeselde her şey çok hızlı gelişiyor, çoğunlukla
çektiğiniz şeyin üstüne konuşmuyor, işe yarayıp yaramayacağını bilmiyorsunuz.
Çektiğimiz yerlerin özünde birer suç mahalli olması bendeki anlamını tamamen
değiştirdi. Açılmamış toplu mezarların olduğu yerlerde kuyularda on yıllardır
kayıp insanlar yatıyor. Orası ölüler kolonisi, hafızamızda kapatmadığımız açık
bir alan, unutulmayı ya da affedilmeyi bekleyen. Çekerken bunları hayal
ediyordum daha çok.
Filmdeki görüntülerin yarattığı atmosfer “kırılganlık” gibi. “Görüntülerin
kırılganlığı” diyebilirim, ki bence bu sinemanın en çekici yanı o kırılganlığı
hissedebilmek. Görüntülerin bir kareden diğerine geçerken kaybolacak olmalarının
bilmenin verdiği bir kırılganlık belki de yani biraz zamanla ilişkili, filmin
ilişkide olduğu ama filmin kendisinin de yaratacağı yeni bir zamanla. Yani
sadece bir fotoğraf karesi değil o sabit planlar, kadrajı aşan, kadraja sığmayan
şeylerle de ilişkili gibi. Bu durumla ilgili düşüncelerinizi de merak ediyorum.
Filmde görülen mekânların bir çoğu artık yok. Yıkılıp restore edildiler,
üstlerine inşaatlar yapıldı. Kayıp Şahıslar Komitesi’nin de en büyük endişesi
buydu. Görgü tanıklarının zamanında ortaya çıkmaması, bütün bu yerlerin yok olup
gitmesi. Kayıp yakınlarının bir zamanlar yaşadıkları yerler bunlar, onların
geçmişi, anıları hep orda. Neyi nasıl çekeceksiniz böyle kararları farkında
olmadan alıyorsunuz çoğu kez, şimdi bakıyorum da Koloni’yi çekme nedenim birebir
filmde gösterdiğim şeyler değil.
Peki yeni film gösterim mekânları hakkında neler düşünüyorsunuz? Söz konusu
Koloni gibi bir film olunca onun kendine yeni mekânlar yaratabileceğine de
inanıyorum. Sadece bir sinema salonu, bir müze ya da galeride değil, belki filmi
çektiğiniz mekânın kendisinde, yıkık dökük eski bir evin duvarında. Şu an hayal
kuruyorum ama bence bu sinema kendi mekânını kendisi yaratabilecek de bir “güç”
taşıyor içinde.
Filmleri gösterecek yeni mekânlar bulamazsak, sadece gösterilen yerler değil
yaptığımız şeyler de hızla birbirine benzeyecek gibi geliyor bana. Bu konuda
yeni fikirler üretmek lazım. Sinema salonu diye kutsallaştırdığımız yer giderek
ufalanıp küçülüyor çünkü. Merak ettiğim bir filmi gidip her yerde
izleyebilmeliyim. Kosova’da DokuFest’te bir nehrin üstünde gösterdiler filmi,
muhteşemdi. Kıbrıs’ta iç savaş sırasında yıkılmış köylerden birinde göstermeyi
hayal ediyorum açıkçası, neden olmasın.
Son olarak müzikten konuşmak istiyorum. Koloni’de olduğu gibi aslında sesler,
gürültüler kullandığınız müziklerle bütünlük içinde, video klipleriniz de var
ama ben daha çok filmlerde tercih ettiğiniz bu “ses”in genel olarak müziğin
filmlerdeki ifade buluş şeklini konuşmak istiyorum.
Bu konuda şansım yaver gitti. Koloni’de Manchester’lı gitarist PJ Philipson’ın
bir katedralde kaydettiği gitar reverb’lerinden oluşan bir müzik kullandım. Kısa
filmim Fazlamesai’de de Voice of the Seven Woods’dan Rick Tomlinson’ın yaptığı
bir kaset kaydını kullanmıştım. Bir filmde baskın bir müziğe boğulmaktan ben de
hoşlanmıyorum, tıpkı görüntüdeki gibi bir doku oluşturmak için orada müzik.
Koloni’de müzik seyirciyi manipüle etmek amacı taşımıyor, çoğu nota ve akor
parçaları. Hafıza üstüne yapmak istediğim bir film olduğu için duyulan sesler
psikedelik çağrışımlara açık olsun istedim.