26 - 27 Haziran 1975 İstanbul
Son Başvuru - 21 Haziran 1975
Düzenleyen
Boğaziçi Üniversitesi Sinema Kulübü (BÜSK)
YARIŞMANIN SONUÇLARI
Kurmaca Kategorisi
8 mm
1. İnsan ve Balık (Kaya Tanyeri)
2. Telefon (Ergun Sözen)
16 mm
1. ABD Tiyatrosu (Muammer Özer)
2. Ayı Oyunu (Selahattin Gerçek)
Canlandırma
1. Gergeadam (Emre Senan)
Jüri Üyeleri
Doğan Aksel (D.G.S.A. Öğretim Üyesi)
İnai Cem Aşltın (Eskişehir İ.T.İ.A. Öğretim Üyesi)
Erol Bayrakdar («Gerçek Sinema» Dergisi)
Aydın Çeçen (BÜSK)
İpek Ural (Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi)
Onat Kutlar (Sinematek Yönetmeni)
TRT görevlisi Hıfzı Topuz, jüri üyeliğini kabul etmesine karşın, yeni TRT Genel
Müdürü Nevzat Yalçıntaş’tan izin alamadığı için gelememişti. Yerine BÜSK
yöneticilerinden Aydın Çeçen’in girdi. Onat Kutlar da işleri nedeniyle oylamaya
katılmadı.
Bu yılki şenlikte 16mm dalında (8) film, 8mm dalında da (15) film gösterildi.
(Bu filmlerin biri 16mm, ikisi 8 mm canlandırma dalında yarışmaya katıldılar).
Ak Günlere / 1975 / Belgesel / Muammer Özer / 00:20:00
Amerikan Tiyatrosu / 1975 / Belgesel / Muammer Özer / 00:23:00
Arkadaş / 1971 / Kurmaca / İbrahim Kuyucu / 00:03:00
Ayı Oyunu / 1974 / Kurmaca / Selahattin Gerçek / 00:15:00
Barış Kavgası / 1973 / Belgesel / Muammer Özer / 00:25:00
Bir Pazar Sabahından Ayrıntılı Görüntüler / 1974 / Kurmaca / Mansur Gündüz,
Ekrem Yenel / 00:23:00
Bir Sayın Kişi / 1969 / Kurmaca / Ekrem Yenel / 00:15:00
Canımız-Herşeyimiz Fenerbahçemiz / 1975 / Kurmaca / Sadettin Karaata, Mehmet
Tansu / 00:18:00
Davud ve Golyat / 1975 / Belgesel / Muammer Özer / 00:09:00
Dr. Korbo’nun Esrarı ve Kara Çanta / 1967 / Kurmaca / Nazım Mirkelâm / 00:37:00
Evrim (Evolution) / 1974 / Canlandırma / Ateş Akyüz / 00:02:00
Gergeadam / 1975 / Canlandırma / Emre Senan / 00:04:00
Haftalık/Okul / 1971 / Belgesel / Öktem Kalaycıoğlu / 00:03:00
Hangi Bunalım / 1975 / Kurmaca / Ardan Zentürk / 00:09:00
İki Seans Beş Kare Turu / 1970 / Kurmaca / Kaya Tanyeri / 00:10:00
İnsan ve Balık / 1974 / Belgesel / Kaya Tanyeri / 00:18:00
Kalem / 1975 / Canlandırma / Ateş Akyüz / 00:03:00
Kriz / 1974 / Belgesel / Muammer Özer / 00:13:00
Saldırılardan Sınavlara / 1975 / Belgesel / Ethem Alkan / 00:06:30
Süpürgeciler / 1975 / Belgesel / Murat Çorakçı, Mahir Şaul / 00:10:00
Şiir Okuyanı Vurun / 1975 / Kurmaca / Kaya Tanyeri / 00:15:00
Telefon / 1975 / Kurmaca / Ergun Sözen / 00:12:00
Türk Barok Sanatı / 1975 / Belgesel / Mansur Gündüz / 00:22:00
Ödüller
Kurmaca Kategorisi
8 mm
1. 2000 TL
2. 1000 TL
16 mm
1. 3000 TL
2. 2000 TL
Canlandırma Kategorisi
1. 2000 TL
Şenlikler
İki Bağımsız Sinema Şenliği
Yapılan Yanlışlar
Yeni Film Birikiminin Değerlendirilmesi
Geçtiğimiz nisan ve mayıs ayları içersinde ilki İzmir'de (14 - 21 Nisan),
İkincisi İstanbul'da (23 - 24 Mayıs) olmak üzere, iki «bağımsız sinema şenliği»
düzenlendi. İzmir Sinema ve Kültür Derneği (İSKD) ile İstanbul, Boğaziçi
Üniversitesi Sinema Kulübü (BÜSK) tarafından düzenlenen iki şenliğin de
Türkiye’de ticarî sinema düzeninin dışında devrimci, materyalist bir sinema
anlayışının yerleşmesinden yana olan iyi niyetli arkadaşlar tarafından
yönetildiği bir gerçekti. İki dernek de «İlerici - Devrimci Sinema Platformu»
nda yer almaktaydılar.. Düzenlenen şenlikler ise bir yerde, yapılıp
gösterilememiş yeni bağımsız sinema çalışmalarını ortaya koyacak ve bu sinema
anlayışı için kafa yoran, çalışmalar yapan arkadaşların biraraya gelmelerini,
çeşitli ortak sorunlar ve filmler üzerine tartışmalarını sağlayacaktı..
İzmirliler, yarışmada derece alacak, 8,16 ve 35 mm. lik filmler için para ödülü
koymamışlardı; ancak yukarıda belirtilen anlayışa uygun sinema örneklerini çevre
köylerde ve gecekondu mahallelerinde dolaştırarak emekçi halkın karşısına
götüreceklerini beliriyorlardı.
1. İzmir Bağımsız Sinema Festivali yöneticileri, çabaları için başlangıçta şu
değerlendirmeyi yapmışlardı: «Egemen ticarî sinema düzeninin dışında,
MATERYALİST SİNEMA örneklerinin hazırlanabilmesi, değerlendirilmesi, yapım
olanaklarının araştırılıp örgütlenmesi, kuramsal çalışmaların gözden geçirilmesi
ve tartışılması, sinemanın etkinliğinden yararlanarak emperyalist kültür ve
diğer yoz - tutucu kültürlerle savaşılması için, Birinci, İzmir Bağımsız Sinema
Festivali ileri bir adımdır...»
Üniversite bünyesinde çalışmak durumunda olan BÜSK yöneticileri ise, geçen yıl
olduğu gibi, bu yılki ikinci yarışma için de, rektörlüğün kültür çalışmalarına
ayırmakta olduğu para fonundan 10.000 liranın, ticarî düzenin dışında çalışan
bağımsız sinemacıların filmlerinin biraz olsun desteklenebilmesi amacıyle «film
yarışması» nda derece alacaklara dağıtılmasını sağlayabilmişlerdi.
8 mm. de 1.- 2000, 2.- 1000; 16 mm. de 1.- 3000 2.- 2000; canlandırma
kategorisinde de 1.- 2000 TL. ödül tutarı olarak ayrılmış durumdaydı. BÜSK
yöneticileri de şenlik öncesinde görüşlerini ve amaçlarını şöyle
belirlemişlerdi: «Boğaziçi Üniversitesi Sinema Kulübü Kısa Film Yarışmaları,
Türkiiye’de egemen sinema düzeninin dışında yapılan, mevcut kültürün
etkinliğinden uzak özgün film çalışmalarını sergilemek, tartışmaya sunmak ve
desteklemek amacını güder. Egemen sinema düzeninin dışındaki yapımcıların
karşılaştığı maddt koşullar, ancak kısa film yapımını mümkün kılmaktadr. Günümüz
Türkiye'sinde kısıtlı olanaklarla çalışan bu yapımcırın tanıtılması ve
desteklenmesi bir görevdir. İlerici, devrimci sinema güçleriyle işbirliği ve
dayanışma içinde bu görevin yerine getirilmesi, Boğaziçi Üniversitesi Sinema
Kulübü tarafından bir ilke olarak benimsenmiştir»
İZMİR BAŞARISIZLIĞI VE NEDENLERİ
14-21 Nisan tarihleri arasında yapılan I. İzmir Bağımsız Sinema Festivali tek
kelimeyle «başarısızlık» la sonuçlandı. Herşeyden önce, başvurma tarihine kadar
yarışmaya katılmak üzere yeterli film gelmemesi ve bunun sonucu oiarak «yarışma»
nın iptal edilmesi dikkati çekiyordu. Gönderilen birkaç filmin yarışma dışı
gösterilmesinden başka, şenlikte sinema üstüne iki de konferans verileli. Şenlik
programının öteki konuları arasında «bağımsız sinema» olgusunun dışına taşan
film gösterileri ve kültür olayları yer almaktaydı. Bu çizgide Yılmaz Güney’in
«Umut» ve Şerif Gören’in «Endişe» gibi Yeşilçam düzeninin en ilerici
örneklerinden ikisinin sunulması, şenliğe pek tabii olarak değişik bir hava
katamadı. Tiyatro gösterisi ve Ruhi Su konseri ile «Sinema ve İnsan» konulu
karikatür sergisi de şenliğin öteki sanat olguları arasında yer alıyordu..
Tiyatro yazarı S. Günay Akarsu, «Sanat Sorumluluğunun İzmir’deki Yanılgısı»
başlıklı bir yazısında, bu bağımsız sinema şenliğini şöyle değerlendiriyordu.
«.. dernek yöneticilerinin (...) düzenledikleri 1. İzmir Bağımsız Sinema
Festivali, amacına ulaşamadan kötü düzenlenmiş bir kültür haftasına düşmüştü. O
oranda da sönük geçti, beklenen İlgiyi çekemedi. Arkasından daha büyük bir
yanlışla İstanbul’dan Türk Yazarları Tiyatrosu’nu getirttiler...» (Cumhuriyet,
29 Mayıs 1975).
İzmir'deki 1. Bağımsız Sinema Festivali, neden «başarısızlık» la sonuçlandı?
Bundan gelecek yıl için çıkarılacak ders neydi? Başarısızlığın temel nedeni,
bizce, İzmir’de bir «bağımsız sinema» şenliği düzenlemenin gerekli olup
olmadığını uzun boylu düşünmeksizin, dernek olarak birdenbire böyle bir şenlik
yapma kararının alınmasında yatıyordu. İstanbul'da BÜSK tarafından bu tür bir
şenlik, derece alan film lere para ödülleri vermeyi de sağlamış olarak zaten
yapılmaktaydı. Kaldı ki İzmirliler, yarışmayı BÜSK’ü eleştirerek ve ona bir
«alternatif» olarak da düzenlemiyorlardı.
İkinci oiarak İzmirliler şenlik bildirilerinde de görüldüğü üzere «materyalist
sinema» amacının üzerine özellikle basıyorlardı. Oysa gerçekte bu anlayış, daha
kuramsal boyutlarını «tam» olarak bulamamıştı ki, ortaya bir anda tutarlı
yapıtlar çıkıversin ve şenliği anlamlandırsın. Devrimci film yaratmanın BÜSK
Şenliği’nde sözünü edeceğimiz birçok tutarsız yapıt örneklerini yaratmaktan çok
daha zor bir iş olduğunu, bunların «home movie» (ev sineması/aile filmi) olarak
kalmayıp emekçi halka söz götürmeyi amaçlayacak filmler olmasının işleri ne
kadar güçleştirdiğini bilmek gerekiyordu. Nihayet kimse de İzmir'de şenlik
yapıldığı için, oraya apar topar devrimci, materyalist anlayışta film hazırlama
durumunda değildi.
Üçüncü olarak bu tür şenlikler, «bağımsız sinema» ya kafa yoran kişilerin ve
film çalışmaları yapanların buluşup tartışacakları birer «ortam» olma anlamı
taşırdı. Ve konferanslar, açık oturumlar da ancak ilgili kişilerin toplandıkları
bu «ortam» da anlam kazanabilirdi. «Bağımsız sinema» ya kafa yoranlar ve film
yapanlar ise genellikle Istanbulda bulunduklarından ve İstanbul’da zaten bir
şenlik yapılmakta olduğundan, bir İkincisi için de herkesin birden kalkıp
İzmir’lere akın edeceğini sanmak, baştan tutarlı bir görüş sayılmamalıydı.. Bu
üç etken birleşince şu gerçek ortaya kendiliğin den çıkıverdi: Para ödülü de
bulunmayan İzmir Bağımsız Sinema Festivali’ne devrimci olmasından geçtik, film
gönderen çıkmadı. Birçok yazar ve sinemacı arkadaş, işleri nedeniyle İzmir’e
gidemediler. Böylece İzmir, «bağımsız sinema» filmleri ve tartışmaları yönünden
ister istemez sönük geçti, diğer kültürel konular daha çok ağırlık kazandı.
2. BÜSK YARIŞMASI VE GEÇEN YILLA KARŞILAŞTIRMA
Boğaziçi Üniversitesi Sinema Kulübü tarafından düzenlenen bu yılki
2. Kısa Film Şenliği ise en azından yeni film birikimini toplu olarak karşımıza
çıkarması bakımından önem kazandı.. Bu yılki şenlikte 16 mm.
dalnda (8) film, 8 mm. dalında da (15) film gösterildi. (Bu filmlerin üçübiri 16
mm., ikisi 8 mm.- canlandrma dalında yarışmaya katıldılar).
1974’de düzenlenen I. BÜSK Yarışması’na da 16 mm. de (8) film, 8 mm. de
(12) film katılmıştı. Böylece BÜSK Kısa Film Yarışması'nın, katılan film
sayısı bakımından istikrarlı bir çizgi gösterdiği dikkati çekti. Bunda derece
alan filmlere para ödülü dağıtılmasının payının büyük olduğu söylenebilirdi.
Ancak JÜRİ SORUNU, bu yılki BÜSK Şenliği’nde bir «çıban başı»
olarak karsımıza çıktı. «Bağımsız sinema» alanında ilerici, devrimci güçlerle
işbirliği ve dayanışma ilkesiyle yola çıkan, «mevcut kültürün etkinliğinden
uzak» çalışmaları desteklemeyi amaçlayan bir şenlik için herşeydey önce tutarlı
bir jürinin oluşturulabilmesi gerekiyordu.
Bu konuda BÜSK yöneticilerinin başlangıçta üniversite yönetimine
bağımlılıklar nedeniyle vine tutarlı bir jüri seçimi yapamadıkları qörüldü..
Başlangıçta şenlik amaçlarına ters bir biçimde «mevcut kültür» ün etkinliği
içinde apaçık yerleri olan tutucu aftrüslü kişiler jüride ağırlıkta bulunuyordu.
Üstelik bu kişilerin Türkiye'deki «bağımsız sinema» sorunları ve
filmleri üstüne bir bilqi sahibi bulundukları, «materyalist, devrimci, militan
bir sinema» nın gereğine inanan, bu konularda kafa yoran kişiler oldukları ileri
sürülemezdi. Bu koşullar altında «Yedinci Sanat Dergisi»,
gecen yıl olduau gibi bu yıl da önerilen jüri üyeliğini geri çevirdi.
Savunduğumuz görüş şuydu :
«Önce BÜSK yöneticileri devrimci görevlerini yerine getirip jüride «bağımsız
sinema» sorununa gerçekten kafa yoran devrimci yazar ve sinemacıları ağırlıkta
tutsunlar, o zaman bu kişiler de jürideki devrim el görevlerini yerine
getireceklerdir.. Bu ağırlık kurulmadıkça jüride azınlık oyu kullanmanın bir
anlamı yoktur». Rastantılar, jüride ilericiler ile tutucuları dengeye getirdi ve
2. BÜSK Kısa Film Yarışması’mn ödülleri de ilerici filmlerle, tutucu film ler
arasında dengeli bir biçimde paylaştırıldı. TRT görevlisi Hıfzı Topuz, jüri
üyeliğini kabul etmesine karşın, yeni TRT Genel Müdürü Nevzat Yalçıntaş’tan izin
alamadığı için gelememişti. Yerine BÜSK yöneticilerinden Aydın Çeçen’in
girmesyle jüri şöylece ortaya çıktı : Doğan Aksel (D.G.S.A. öğretim üyesi), İnai
Cem Aşltın (Eskişehir I.T.I.A. öğretim üyesi), Erol Bayrakdar («Gerçek Sinema»
dergisi), Aydın Çeçen (BÜSK,) Onat Kutlar (Sinematek yönetmeni), İpek Ural
(Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi)... Ancak Onat Kutlar’ın görevini yarı
yolda bırakıp, oylamaya katılmayarak jüride tutucuların ağırlığına fırsat
vermesi, Türkiye’de ilerici sinema çizgis;ne yakışmayacak tutucu birkaç filmin
yine BÜSK'den para ödülleri ile dönmelerine yol açtı. Bu olay, jüriye
«ilericidir» diye çağrılan kişilerde dahi «bağımsız, devrimci sinema» sorununa
gereken ciddiyet ve sorumlulukla yaklaşmayanların bulunduğunu ve bu tür
sorumsuzlukların, bir hareketin yönlendirilmesinde ne gibi ters etkileri
olabileceğini belirgin biçimde ortaya koyuyordu.
Sonuçta şu gerçek açıkça görülebiliyordu: 1. BÜSK Şenliği’nde bu yılkinden daha
da tutarsız bir jüri vardı ve sonuçlar da daha tutarsızdı. Bu yıl herşeye karşın
dengede bir jüri oluştu ve dengede sonuçlar ortaya çıktı. Bu gerçek, gelecek
yıl, devrimcilerin, «bağımsız, devrimci sinema» anlayışını benimsemiş ve buna
kafa yoran kişilerin ağırlıkta olacağı bir jürinin, bu nitelikte film leri
destekleyen bir ödüllendirmeye ulaşabileceği sonucunu verivordu... Burada ana
sorun elbette ki, emekçi halka götürülecek, bu nitelikte filmlerin artması,
çoğalmasıvdı. Ancak tutarlı bir iürinin de devrimci film vok- diye, gerici,
tutucu film leri ödüllendirmek zorunda olmaması ve hiçbir ödül vermeme yolunu
tutması, her zaman düşünülebilecek doğal bir davranış biçimi olarak
belirtilebilirdi. BÜSK yön et i çelerinin bu vılki senlikten çıkaracakları en
olumlu sonuç, önümüzdeki vıMarda JÜRİ SORUNU’nun doğru bir biçimde halledilmesi
yolunda yapılabilecek herşevi yapmanın gereği olarak beliriyordu.
YARIŞMANIN SONUÇLARI
16 mm. : 1 - ABD Tiyatrosu (Muammer Özer)
2 - Ayı Oyunu (Selâhattin Gerçek)
8 mm. : 1 - İnsan va Balık (Kaya Tanyeri)
Telefon (Ergun Sözen)
Canlandırma : 1 - Gergeadam (Emre Senan)
FİLMLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ
2. BÜSK Şenliği'nde izlediğimiz filmleri topluca gözden geçirdiğimizde, ilerici
I devrimci nitelikte sinema çalışmalarının henüz tam bir yaygınlık
kazanamadığına, yapıldığını bildiğimiz kimi çalışmaların ise teknik eksiklikleri
tamamlanamadığından şenlikte gösterilmediğine tanık olduk. Gösterilen yapıtların
çoğunluğu önceki BÜSK şenliğinde ya da 1970 ve öncesi Hisar yarışmalarında çokça
rastlanan türden, sinemayı «hobi» kabul etmenin ötesine geçememiş bir anlayışın,
«bireyci», toplumsal olguları umursamaz bir çizginin örnekleriydi. Muammer
özer'in Finlandiya'da çekip gönderdiği beş adet siyasal içerikli belge filmi de
olmasaydı, 2. BÜSK yarışmasında üstünde olumlu olarak konuşulabilecek çok az şey
kalacaktı. Biz yine de gösterilen filmleri, yansıttıkları eğilimlere göre
bölümleyerek kısaca gözden geçirelim.
ÖNEMSİZ BELGESEL ÇALIŞMALAR
Gösterilen filmlerden altısı, çeşitli konularda yapılmak istenmiş «belgesel»
denemeler olarak karşımıza çıkarken, bunların bir özelliği de «siyasal içerikli
filmler» bölümünde sözedeceğimiz belgesellerden farklı olarak, topluma hiçbir
eleştirel bakış getirmeyen, içerik yönünden zayıf, «önemsiz» çalışmalar
olmalarıydı.
Selâhattrn Gerçek’in 15 dakikalık, siyah-beyaz filmi Ayı Oyunu (1974) (16 mm ),
bir ayı oynatıcısının günlük gezintisinden çeşitli görüntüler getiımenin
ötesinde bir anlam taşımıyordu. Topkapı dışındaki çadırlarında ailesiyle üstüste
yattığı gösterilen adam, sabah olunca ayısını ve tefini alıp yola koyuluyor,
Gerçek de gezinti başlayana kadar müziksiz, sonra çingene müziği esliğinde
lumpen-nroleter kahramanını • Tarabya’lara kadar götürüyordu. Bu önemsiz sivah-beyaz
filmin çoğu görüntüleri bulanıktı; kurgusu da filmin kendi ritmi yönünden
uyarlıklı değildi (16 mm. birincilik oylamasında inal C. Askın'dan tek oy alan
film, ikincilik oylamasında A. Cecen ve E. Bayrakdar’ın «Ak Günlere» ye
verdikleri 2 oya karşı, 3 oyla ikinci seçildi).
8 mm. birincisi Kava Tanveri’nin İnsan ve Balık (1974) adlı renkli, 18 dakikalık
filmi de üzerinde durulmaması gereken bir belgeseldi (Birincilik ovlamasında
İnal C. Askın, ipek Ural ve Avdın Ceçen’den ov aldı). Ancak Tanveri’nin teknik
yönden başarılı düzevde olan renkli görüntülerinin, iürinin «en temiz filmi»
değerlendirme anlavısına uvması, bu filme birincilik aetirrii. Tanveri. tarih
bovunca balık - insan ilişkisinden söz etmeyi düsündüöü için, balıkla ilaili ne
aösterilebilirse hersevi sıralayiD durmuştu. «Bir aün kavalıklar arasından
insanoğlunun çıkagelmesi» sahnesi dahi bu filmi elemece vetebilmeüvdi. Tanyeri
sanatta ve Hinde balık motiflerinin kullanılışından tutun da. balıâın Droteinî
zenain bir besin oluşuna kadar aklınıza balıkla ilgili ne gelirse söz ediyor,
sonunda da şairin «büyük balık küçük balıöı vutar demisler-Bok vemisler»
dizeleriyle «birlikten güç doğacağı» gibi soyut bir bildiriye varıyordu.
Tanyeri’yi bu filmi nedeniyle 2000 liralık ödüle lâyık bulanlar, kendisinin
gelecek yıl da örneğin «insan ve çiçek» gibi bir başka filmle yarışmaya
gelmesine şaşırmamalıdırlar.
8 mm. İlk filmlerden Mansur Gündüz ün renkli belgeseli Türk Barok Sanatı (1975),
22 dakika içinde 18. ve 19. y.y. Türk barok sanatını anlatma iddiasıyla ortaya
çıkıyordu. Barck’un daha çok dinsel mimarîde kendini gösterdiğini belirten
Gündüz, Lâleli camii, Zeynep Sultan camii, Nuruosmaniye camii ve Dolmabahçe
sarayı'nın mimarî özelliklerinden sözediyordu. Gündüz’ün soruna yaklaşım düzeyin
konunun uzmanlarının değerlendirebilecekleri birşeydi. Ama barok sanatının
tarihsel ve toplumsal konumunu yeterince verememekte, «sarsıntı geçiren
imparatorlukta eskiyeni çatışmasının sonucu doğdu» gibi yuvarlak ve kapalı bir
açıklamayla yetinmekteydi. Filmde sözü edilen mimarî eserleri kimlerin
yaptıkları ve Türk barok sanatının temsilcilerinin hangi sanatçılar oldukları da
belli değildi.
Sadettin Karaata-Mehmet Tansu İkilisinin 18 dakikalık, siyah-beyaz, sessiz filmi
Canımız-Herşeyimiz Fenerbahçemiz (1975) ise, adı gibi Fenerbahçe sevgisinden söz
etmiyor, maç günleri stad çevresinin (turşucular, lahmacuncular, ciğerciler,
köfteciler, simitçiler;, bilet kuyrukları, demir parmaklıklara tırmanan
beleşçiler, polislerin yakalayıp bu kaçak seyircileri dövmesi, trübündeki
amigolar, tribünlerde maç sonrası kağıtları toplayan görevliler, vb..) belgesel
görüntülenmesine çalışıyor, bu arada da «iş için haykıralım», «ekmek için
haykıralım» ve «hürriyet» gibi ara sloganlarla yorum yapmaya çalışıp, staddaki
«Güney Sanayi» ve «Kurt Kumaşları» ilân tabelâlarını gösterip «Bu olay,
kapitalizmin bir uyutma aracıdır» sonuç sloganıyla bitiyordu. Son slogan
doğruydu ama filmin bütünü, bu gerçekliği yansıtmaktan uzaktı.
8 mm.de 10 dakikalık, renkli ve sessiz Süpürgeciler (1975) ve 3 dakikalık,
siyah-beyaz Haftalık/Okul (1971) adlı belgesel çalışmalar da en «önemsiz»
filmler arasına giriyorlardı. İlk film Murat Çorakçı-Mahir Şaul İkilisine aitti
ve bütünüyle iddiasız bir gözlemleme çalışmasıydı. İstanbul’da Tahtakale
dolayında süpürge yapıp satan kişilerin çalışmalarından kesitler veriliyor, bir
süpürgenin hangi evrenlerden geçerek yapıldığı anlatılıyordu. Sürekli kameraya
bakan ve objektifin önünden ayrılmayan çocuklar filmin seyrini gülünçlü bir
havaya sokuyorlardı... İkinci filmin sahibi Öktem Kalaycıoğlu da bir başka
«ilkel» çalışmayla çıktı ortaya. Bir yatılı okulun hafta sonu tatilinde
çocukların nasıl vakit geçirdiklerini (çiçek toplayanlar, çay içenler, parkta
oturanlar, para maçı oynayanlar, vb..) anlatmayı amaçlayan film, bütünüyle
anlamsız, başarısız bir denemeydi.
BİREYCİ BUNALIM FİLMLERİ
16 mm. de Mansur Gündüz ve Ekrem Yenel'in 23 dakikalık, siyah-beyaz filmleri Bir
Pazar Sabahından Ayrıntılı Görüntüler (1974), 8 mm. de de Ardan Zentürk'ün 9
dakikalık, renkli Hangi Bunaltm’ı (1975) ve İbrahim Kuyucu'nun 3 dakikalık,
siyah-beyaz Arkadaş’ı (1971) «bireyci bunalım filmi» örnekleri olarak dikkati
çekiyorlardı.. Gündüz-Yenel İkilisinin filmi, hafta sonunun yorgunluğunu
dinlenerek çıkaran orta yaşlı bir memurun can sıkıntısını, yalnızlığını
anlatıyor, uzun esneme, kaşınma,, ayak parmağını oynatma sahnelerinin arasına
bir de kim oldukları anlaşılamayan gözlüklü bir gencin, orta yaşlı bir kadının
ve bir sarışın genç kızın görüntüleri giriyordu. Gündüz ve Yenel, yıllarca
şartlandıkları Batı’nın «sanat filmi» temsilcilerine, Antonioni’lere vb.
özenmiş, çekilmez bir çalışma koymuşlardı ortaya... Ardan Zentürk'ün filmi ds
eski Hisar şenliklerinde örneklerine bolca rastlanmış bir başka «bireyci
bunalım» filmiydi. Esranı sigara içip hayâllere dalan, ayrıldığı anlaşılan
sevgilisiyle geçirdiği eski günleri anımsayan ve sonunda kendini denize
bırakarak intihar eden delikanlının hikâyesi içinde, Türkiye’den olmadığı açıkça
belli olan yan yatmış, gökdelen görüntüleri de yer alıyordu. Kısaca topluma ve
insanlara, Yücel Çakmaklı’nın eleştiri konusu ettiği kesimin gözünden bakan
yüzeyde ve tutarsız, bir çalışmaydı Hangi Bunalım... Kuyucu'nun Arkadaş ı ise
gözlüklü bir gencin yere oturup bir tahta parçasıyla kumlarla oynadıktan sonra,
bir parka gidip arkadaşıyla buluşmasını anlatıyordu. Arada duvar yapan işçiler
de göstermesine karşın, aslında pek birşey anlatmayan bu filmin bizce en tutarlı
yönü «kısa» oluşu ve seyredene daha çok azap çektirmeyişiydi (!)
AŞK VE SERÜVEN FANTEZİLERİ
Şenlikte gösterilen iki 8 mm. lik film, genellikle öğrencilerden oluşan
seyircilere hoş vakit geçirtti, öteki 8 mm. lik filmlerle doğan sıkıntıyı g
idermiş oldu (I) Bunlardan Nâzım Mirkelâm'ın 1967 tarihini taşıyan 37 dakikalık,
siyah-beyaz ve «üç bölüm, tekmili birden» polisiye filmi Dr. Korbo’nun Esrarı ve
Kara Çanta, 6-7 kişi arasında gelişen, ancak - şenlik yöneticilerinden
öğrendiğimize göre -bütün kahramanları Mirkelâm’ın kendisinin konuşmasıyla garip
bir seslendirme düzeyine ulaşan, bu yüzden de gülünçleşen, br polisiye
«parodisi» halini alan, aslında «ilkel», «önemsiz» ve «beyin yıkayıcı» bir
«vakit geçirme filmi» ydi. Florya’da kirli işler görerek çok para kazanan bir
doktor, yurt dışına eroin kaçırmak için ondan sahte pasaport isteyen iki kaçakçı
ve onların rakibi bir karşı çetenin iki adamı arasındaki çatışmaları anlatan,
yarısında «beş dakika ara» veren, çok ilkel, bu yüzden de herşeyiyle gülünecek
bir filmdi bu. Aynı tü rde 45 dakikalık bir filmi daha olduğunu bildiğimiz bugün
47 yaşındaki Mirkelâm'ı da, sinemacı tavrı ve düşünceleri nedeniyle Dr. Korbo'ya
bir tedaviye götürmek gerekirdi (!) Ergun Sözen'in 8 m m .de ikinciliği paylaşan
12 dakikalık, siyah-beyaz filmi Telefon (1975) da, bir aşk filmi fantezisiydi.
Çeşitli erkeklere telefonla Taksim’de randevu veren bir genç kız, uzaktan,
toplanan ve bekleyen erkekleri seyrediyor, gençler aldatıldıklarını anlayıp,
birlikte Çiçek Pasajı'na içmeye gidince de, gidip onları orada buluyor ve bir
çiçek buketi armağan alıyordu (!) Jüride 8 mm. birincilik oylamasında Doğan
Aksel” in oyunu olan, ikincilik oylamasında ise yine Aksel ile I. Cem Aşkın’ın
oylarını alıp 500 TL. ödül kazanan bu film de jürinin tutucu ve gerici kanadının
çabalarıyla desteklenmiş ve bu tür yapıtlar için açık bir tâviz verilmişti. Jüri
üyelerinden Erol Bayrakdar’ın ise 8 mm. de birinciliğe boş kullanıp, ikincilik
için siyasal içerikli «Saldırılardan Sınavlara» ya oy vermesi, daha tutarlı bir
tavır olarak dikkati çekiyordu.
ÇARPIK TOPLUMCU BİLDİRİ FİLMLERİ
8 mm. de Ekrem Yenel’in 15 dakikalık, siyah-beyaz filmi Bir Sayın Kişi (1969)
ile, Kaya Tanyeri'nin 10 dakikalık, siyah-beyaz film i İki Seans Beş Kare Turu
(1970) ve 15 dakikalık, renkli film i Şiir Okuyanı Vurun (1975), sözümona toplum
sorunlarına el atmış, bildiri getiren filmlerdi. Yenel, filminde bir üniversite
profesörünü anlatıyor, bu adamın ciddi görünüşünün gerisinde nasıl kadın düşkünü
bir kişi olduğunu, playboy dergileri okuduğunu, 50.000 liralık çek alınca nasıl
Halk Partisi’nden çıkıp AP’ye girdiğini, nasıl eski yazdıklarını (nedir onlar
acaba?) yırtıp kuranı ele aldığını ve.(ihtimal solcular için) bilirkişi
raporları yazdığını gösteriyor ve öldüğünde «nasıl bilirsiniz?» sorusuna verilen
«iyi biliriz» yanıtıyla ihtimal, seyirciye «toplumsal gerçekler» den söz eden
b'r yapıt verdiği kanısına ulaşıyordu. Oysa Yenel’in yaptığı soyut bir «iyilik»
kavramından hareket ederek, kişisel çıkarına göre davranan, çıkarı yüzünden
görüş değiştirebilen bir insanın aslında «iyi» olmayıp, «kötü» olduğunu
göstermek, böylece de âdeta hiçbir toplumsal aşamada, hiçbir sınıfa göre
değişmediği kabul edilecek dinsel, metafizik bir ahlâk anlayışını savunmaktı.
Filme göre profesör parayı reddedip eski partisinde kalsa, ya da göründüğü gibi
kadınlarla hiç ilgilenmese yine «iyi», «doğru» bir insan sayılabilecekti. İşte
Yenel'in topluma bakışı, böylesine sımflarüstü, böylesine «ahlâk» la ve «iyi
insanlık» la belirlenen, tümüyle çarpıtılmış bir çizgi taşıyordu. Kaya Tanyeri
ise İki Seans Beş Kare Turu adlı filminde, bir fabrikatör, bir borsacı, bir
kimyager ve bir yazarı biraraya getirip «poker» masasına oturtuyor, «balığın
insan üzerindeki derin etkilerini ve büyük yararlarını» bir önceki filminde
iyice bir öğrenmiş olan seyirciye bu kez de «poker’in insan üzerindeki olumlu
etkilerinden» söz ediyor; serinkanlılığa ve çabuk karar verme yetkisine dayanan
bu oyunun, dört kahramanını da gündelik yaşamın yorgunluk ve sıkıntılarından (!)
kurtarıp yeni zevk ve heyecanlara sürüklediğini belirtiyor, böylece de bir çeşit
«pokere övgü» düzmüş oluyordu. Herhalde bugün 45 yaşında bulunan Tanyeri de boş
vakitlerini bu heyecanlı oyunla değerlendiriyordu. İşin en ilginç yanı ise,
Tanyeri'nin pokeri «liberal ekonomi düzeninin belirtisi» olarak niteleyip
«herkeste az buçuk kazanma, öne çıkma hırsı vardır» dedikten sonra, «insan ister
sosyalist, ister kapitalist, ister anarşist olsun, hayat da zaten bir kumar
değil midir?» gibi bir yorumla filmini bitirmesiydi. Bu son nitelemenin ilk
sözlerindeki kavram seviyesizliği bir yana, hayatın kumar gibi görülmesi,
toplumdaki tüm sınıf mücadelelerini, zorunlu tüm toplumsal gelişim yasalarını
yadsiyıp, herşeyi rastlantılara bağlamaktan ve böylece zorunluluk ile
rastlantısallığın birbirinden ayrı olarak bulunamayacağı şeklindeki bilimsel
gerçeği çarpıtmaktan başka birşey değildi. Üstelik Tanyeri hayatı kumar, kumarı
da «liberel ekonomi düzeninin belirtisi» olarak gördüğüne göre, ileri sürdüğü
felsefe ile nasıl kapitalist sınıfa hizmet ettiği açıkça ortaya çıkıyordu.
Tanyeri’nin son yaptığı filmlerden olan Şiir Okuyanı Vurun'da da soyut,
belirginleşmemiş bir sözde toplumculuk vardı. Fonda sürekli Pablo Neruda'dan
şiirler okunuyor, görüntülerle de yoksul mahalle görüntüleri ve burjuvaların
yemek yemeleri, eğlenmeleri gösteriliyordu. Ve elinde kitap, şiir okuyan bir
genç, «Zagor» okuyan bir burjuvanın emriyle, bir kiralık katil tarafından
dürbünlü tüfekle vurulup öldürülüyor, ardından iki küçük çocuğun şiirler okumaya
devam edişleri gösteriliyordu. Neruda şiirlerinden,kimi örneklerin okunduğu
(Buğdayın Türküsü gibi..) film, Ali Rıza Bonboğa’nın şu ünlü «Yarınlar Bizim»
şarkısı çalınarak sonuçlanıyordu.
1970 yılında yaptığı «poker» filmiyle hayata «kumar» diyen Tanyeri, 1975’de bir
«burjuva hümanizması» içinde (filmin ilk görüntülerinin de çağrıştırdığı gibi)
öldürülen öğrencilere bilinçsizce hak vermeye, onlara acımaya, belki bir
rastlantı sonucu okuyup beğendiği Neruda şiirlerini filmine koymaya başlamıştı
ama Binboğa’nın şarkısında da olduğu gibi ayakları yerden kesiklik ve
soyutlanmışlık, filmine egemen öğeydi. Tanyeri’nin 1975’de «İnsan ve Balık» türü
filmler yaptığı da unutulmamalıydı.
ANLAMSIZ İKİ ÇİZGİ FİLMİ
Gösterilen üç çizgi film arasında Ateş Akyüz'ün iki filmi, 2 dakikalık,
siyah-beyaz, Evrim (1974) (16 mm.) ve 3 dakikalık, renkli Kalem (1975) (8 mm.),
ne demek istediği anlaşılamayan, zaten önemli birşey de söyler görünmeyen iki
çalışmaydı... Evrim’de düşünen ama bir sonuca varamayan bir adamın kafası
kopuyor, geride kalan vücut jimnastik yapıyor, sonra kafa geri geliyordu. (Bu
filme İnal C. Aşkın oy verdi),. Kalem'de ise bir el gösteriliyor; bu el, saat,
radyo, otomobil gibi araçları arkaya atıp, kalemi kabul ediyor ve kalemle çiçek,
kuş, adam ve kadın başları çiziyordu. Ağlayan çocuk sesleri duyulurken, çizilen
adam da kadını öpüyordu. Akyüz, acaba, bir doğum ânının sevincini mi
anlatıyordu? Bunu çözme!; oldukça zordu. Akyüz'ün tavrı, söyleyeceği birşey
olmayan kişinin, gizemli havalara bürünerek, seyirciyi «bilmece» karşısında
bırakarak, «sanatçı» sayılmak isteme komplekslerinin bir yansımasıydı ve bu
tavır, kesinlikle kabul edilebilecek bir tavır değildi... Gösterilen üçüncü
çizgi filmi Gergeadam oldu (Aşağıdaki bölüme bakınız).
SİYASAL İÇERİKLİ ÇALIŞMALAR
Düzen dışı «devrimci, bağımsız sinema» çalışmaları, herşeyden önce ülkesinin
siyasal sorunları karşısında kayıtsız kalmayacak, toplumun dönüştürülmesi
yolunda sanatsal, plânda katkıda bulunabilmek için emekçi sınıfların karşısına
çıkmayı amaçlayacak ve onlara bir söz götürecek yapıtlar vermeye yönelmeliydi.
Bu yılki BÜSK Şenliği’nde bu nitelikte yapıtlar yok denecek kadar azdı. Muammer
Özer’in Finlandiya’da hazırlayıp gönderdiği beş belgesel çalışmadan yalnızca
birisi somut olarak Türkiye’yi ilgilendiriyordu. Bunları aşağıda ele alıyoruz.
Geriye, siyasal sorunlara eğilmiş ve Türkiye’de çekilmiş iki 8 mm. lik film
kalıyordu: Emre Senan’ın Gergeadam (1975) adl> çizgi filmi ve Ethem Alkan’ın
Saldırılardan Sınavlara (1975)’sı. Renkli olarak hazırlanan 4 dakikalık
Gergeadam, biraz üstü kapalı bir biçimde faşist baskılardan ve işkencelerden söz
ediyor, bu olgular üzerine seyredende bir öfke birikimi oluşturmaya çalışıyordu.
Ancak bir Güzel Sanatlar Akademisi öğrencisi olan Emre Senan'ın filmini emekçi
kitlelerin rahatlıkla anlayabilmeleri zordu. Çünkü film, Akademi eğitiminin
doğurduğu yoğun bir stilizasvon taşıyor ve genellikle «entellektüeb bir çalışma
olarak kalıyordu. Bir iskenceevi, tutuklu kişiler, gardiyanlar, hepsi stilize
edilmiş, izlenmesi zorlaştırılmıştı. Filme verilen adın bile kolayca somut bir
çağrışıma yol açamadığı bir gerçekti. Ancak filmin, titizlikle hazırlandıâı her
halinden belli olan, teknik yönden ustalıklı bir çalışma olduğu söylenebilirdi.
Emre Senan, jüriden İnal C. Aşkın dışındaki 4 oyu aldı ve «canlandırma ödülü» nü
kazandı.
Önceki yıllarda sinema yazıları da yayımlamış bulunan Ethem Alkan ise,
Saldırılardan Sınavlara adlı 6,5 dakikalık, siyah-beyaz filminde, günümüzde
üniversite çevrelerindeki anti-demokratik, faşist baskıları «belgesel çalışma»
yöntemiyle yansıtmaya ve yorumlamaya çalışıyordu. Film, bir öğrenciyle yapılan
konuşmayla başlıyor, bu konuşmayla olayların teorik temellendirilmesi yapılmaya
çalışılırken, paralel olarak da kimi saldırı olaylarının belgesel görüntüleri
yansıtılıyordu. Sağcı komando olgusu üzerine basılıyor, üniversitede can
güvenliği kalmadığı söyleniyor, bu koşullarda derslerle ilgilenmenin de
olanaksızlığı belirtiliyordu. Filmde, «işçiyiz, güçlüyüz», «katil iktidar»,
«kahrolsun faşizm», «bağımsız Türkiye» sloganlarının söylendiği bir mitingden,
öldürülen işçi Abdi Gönel'in cenazesi için yapılan yürüyüşten görüntüler
sunuluyor, okuldan da «geçmez oranı % 73» yazılı bir ilân kartonu
gösteriliyordu. Film, faşizme karşı slogan içeren bir afiş görüntüsüyle
bitiyordu... Ethem Alkan’ın çalışması, Türkiye'de çekilmiş siyasal içerikti
filmlerin hiç denecek kadar az olduğu bir şenlikte «biraz» dikkati çekebilir
nitelikteydi, o kadar.. Nedenleri ve sonuçları zaten bilinen olayları, birkaç
görüntüyle toparlayıp 6,5 dakikalık film haline getirmek ve ödül almak, biraz
«kolaycı» bir yoldu. E. Alkan’ın filmi, teknik yönden de zayıftı, etkili
olamıyordu. Zaten olsa olsa cılız bir «ajitasyon» işlevi görebilirdi ki, teknik
zayıflık içinde bu bile biraz zordu. Alkan, bu filmi hangi seyirci için yapmış
ve nasıl bir işlev düşünmüştü acaba? öğrenci kesimine pek birşey veremiyecek
olan film, emekçilerle de kolay bağ kurabilecek nitelikte görünmüyordu. Ancak
söylediğimiz gibi yokluk içinde savunulabilecek, en azından gündeş siyasal
sorunlar karşısında sorumluluk duymuş bir filmdi.. Jüri, Saldırılardan
Sınavlara'yı zorlukla ödüllendirdi; film, «İnsan ve Balık» ın birinciliğinden
sonra yapılan ikincilik oylamasında tutucu «Telefon» filmi gibi2 oy alarak
(Aydın Çeçen ve Erol Bayrakdar’dan) ödülü paylaşmış oldu.
Muammer Özer'in 16 mm. lik beş belgesel çalışmasına gelirsek, bunların hepsi
yurt dışında, Finlandiya’da, oradaki daha iyi olanakllarla yapılmış filmlerdi.
Eskişehir’de işçi olarak çalışırken 1969’da Almanya’ya giden, orada film kopya
atölyelerinde çalışan, daha sonra Finlandiya’da «Finli ve Türk genç film
yapımcılarının kısa ve uzun metrajlı -8,16 ve 35 mm.- filmlerinin Finlandiya’da
ve işbirliği yapılan diğer Avrupa ülkelerinde gösterimini sağlamak; bu arada
siyasal konuf,u filmler yapımını gerçekleştirmek» amacıyle DEVKINO adlı siyasal
sinema kooperatifinin kuruluşuna katılan Özer, Türkiye’de iken de «Çıban Başı»,
«Toprak Adamın Hayat Hikâyesi» (8 mm), ve «İnsan» (16 mm.) gibi başarısız kısa
filmler yapmış, 16 mm. lik «Kördüğüm» (1970) ile şematik düzeyde bir sömürü ve
karşı koyuş teması işlemişti.
Bu şenlikte izlediğimiz filmleri, Muammer Özer’in Finlandiya'da 1973-75 yılları
arasında, DEVKINO bünyesinde, siyah-beyaz olarak yaptığı belgesel çalışmalardı
(Barış Kavgası, 1973, 25 dak.; Kriz, 1974, 13 dak.; Davud ve Golyat, 1975, 9 dak.;
Amerikan Tiyatrosu, 1975, 23 dak.; Ak Günlere, 1975, 20 dak.). Bu filmlerin
tümünün belirgin özellikleri «siyasal» bir içeriğe sahip olmaları ve anlatım
tekniği yönünden de önceden çekilmiş film ve fotoğraflardan, hatta desenlerden
büyük ölçüde yararlanmış bulunmalarıydı. Bu çalışmaları teknik yönden birer
«kurgu filmi» olarak adlandırmak mümkündü.
Özer'in «Kriz», «Davud ve Golyal» ve «Ak Günlere» adlı filmleri, öbür iki
Îilmine göre bizce daha zayıf çalışmalardı. Yapılış tarihi sırasına göre önce
gelen ve bu üç filme göre daha iyice olan Barış Kavgası’nda metin,, anne-baba’sı
1918 iç savaşı’nda faşistlere karşı savaşarak ölmüş olan bir Finli işçinin
ağzından veriliyor ve onun anne-baba’sının mücadelesini sürdürdüğü belirtilerek
2. Dünya Savaşı sırasındaki Nazi saldırısına değiniliyordu. Bu savaştaki Sovyet
zaferini vurgulayan film, Finlandiya’daki sosyo-politik gelişmeleri izleyerek
Ortak Pazar'a girme sorununa, bunun sakıncalarına değiniyor, faşizme ve
emperyalizme karşı, barış, kardeşlik ve özgürlük için savaşılacağını
haykırıyordu, özer, Nâzım'ın «Güneşi İçenlerin Türküsü» şiirini, hatta
«enternasyonal marşı» nı fon olarak kullanmış ve bunları kitle yürüyüşü
görüntüleriyle destekleyerek, filmine «güçlü bir ajitasyon» işlevi yüklemeye
çalışmıştı. Barış Kavgası'nın sonraki üç filme göre daha «iyice» oluşu da bu
yönünden ileri geliyordu. Teknik kusurları da olan film, buna karşın Türkiye’de
yaygın bir biçimde gösterilebilse herhalde önemli bir işlev görebilirdi.
Kriz, Arap - İsrail savaşlarını ve Arapların son yıllarda uyguladıkları petrol
politikasının emperyalist ve ona bağımlı ülkelerde yarattığı bunalımı anlatmaya
çalışıyordu. Metnin konuyu dağınık bir biçimde ele alışı, yeterince derinliğine
işlemeyip yüzeyde kalışı, sözkonusu savaşın siyasal anlamından çok, savaşta
taraflarca kullanılan silâhların, füzelerin sayısal karşılaştırmasıyla vakit
geçirilmesi giderek petrol bunalımından söz eden bölümlerde ilgisiz görüntülerin
konmuş olması, film in başlıca zayıf yönleriydi. Buna karşılık seyirciye dünya
olaylarını öz ve doğru bir biçimde açıklayan bu tür belgesel filmlerin yapımı,
işlev yönünden oldukça yararlı bir girişim olarak dikkati çekiyordu. Bir de
filmde müzik olarak kullanılan devrimci Filistin şarkılarının kattığı olumlu
havayı belirtmek gerekirdi.
Davut ve Golyat ise dünyanın başka yöresindeki, İzlanda’daki siyasal
çalkantılardan, Büyük Britanya İmparatorluğumun bu küçük ada üzerinde uyguladığı
baskı politikasından söz ederek başlıyor, Ingilizlerin bu küçük balıkçı ülkenin
ana ürünü olan balığa göz diktiklerini açıklıyor, sonra İrlanda olaylarına
atlıyor, sokakkavgalarmı yansıtan belgesel görüntüler sunuyor ve Ingiliz
emperyalizmine karşı direniş gereğini vurgulayarak bitiyordu. Bu küçük filmin de
teması iyiydi, doğruydu, hatta bu hali bile bizim Türkiye için yeterliydi ama
film, aslında kendi bütünlüğü içinde bir hayli aksamalar, söz-resim
uyumsuzlukları gösteriyor, sorunlar da çok üstünkörü bir biçimde ve daldan dala
atlanarak, dağınık bir biçimde anlatılıyordu.
Amerikan Tiyatrosu da bazı tartışılacak yönler içermesine karşın, Özer’in
filmleri arasında eniyisiydi. Amerikan emperyalizminin dünya üzerinde faşist
yöntemler uygulayarak giriştiği yeni - sömürgeci saldırganlığın kuvvetli bir
eleştirisi yapılıyoı ve başarılı desen-karikatür'lerden yararlanılarak bu
eleştiriye «mizah» ve «küçümseme» havası katılıyordu. Özer, ABD emperyalizminin
saldırganlığını bir tiyatro oyunu biçiminde sunuyor, adı «faşizm» olan bu oyun
içersinde ClA'ya, Pentagon’a, NATO’ya, burjuva iktidarlara ve geri-bıraktırılmış
ülke halklarına görevler dağıtıyor, oyunun oynandığı yer ve saatler «her gün,
her saat» olarak belirleniyordu. Yunanistan, Ispanya, Filipinler, Şili,
Guatemala, Güney Vietnam gibi ülkelerdeki faşizan uygulama'ara değiniliyor,
İsrail ve Brezilya'nın kendi bölgelerinde ve ABD’nin emrinde nasıl benzer
«jandarma» görevleri gördükleri vurgulanıyor, bütün bu ülkelerde öldürülen
binlerce devrimciden söz ediliyor, bu girişimleri her protesto etmeyişinde
bizzat ABD halkının da tarih önünde sorumlu olacağı belirtiliyordu. Nixon
yönetiminden söz edilmesi, filmin 1975’de değil de 1974’de çekilmiş
olabileceğini düşündürüyordu. Amerikan Tiyatrosu, devrimci Latin Amerika
müziğini de fon olarak kullanıp seyircide coşkulu bir birikim sağlamayı
başarıyordu. Filmin tartışılabilecek yanları, özgün olarak çekilmiş bölümlerin
yok denecek kadar azlığı, yorumların dünyadaki siyasal olayların temel
dinamiğini kavramış, «emperyalizm», «militarizm» gibi sözcüklerin ne anlama
geldiğini bilen az çok bilinçli bir seyirciye göre hazırlanmış olması,
«ajitasyon» değeri taşıması, bilinçsiz seyirci için bilinçlendirici bir işlevi
bulunmaması, bu yüzden de sorunları derinliğine işlemekten çok, derleyip
toparlayıp etkileme, seyirciyi bildiğini kabul ettiği olgulara karşı çıkarıcı
bir yönde «ajite etme»ye çalışması gibi noktalardı. Film jüriden 4 oy alarak 16
mm. birincisi seçildi (Yalnızca İnal C. Aşkın, birinciliğini «Ayı Oyunu»na
kullanmıştı).
Özer'iii son filmi Ak Günlere ise ilk bakışta Türkiye'deki sosyal demokrasinin
sloganını kullanmasıyla şaşırtıcıydı... Aslında Özer’in Finlandiya’da,
Türkiye’nin siyasa! ve sosyo-ekonomik gelişmesini, tarihsel süreci içinde
vermeye çalışan böyle bir film yapmaya kalkışması cesaret isteyen b'i' işti
doğrusu. Buna karşın epeyce belge topladığı görülüyordu.
Ancak ılımlı denebilecek yorumlaı, filmde yer yer kendini gösteriyordu.
Özer, fonda Nâzım’ın «Kadınlarımız» şiirini kullanarak Kurtuluş Savaşı'ndan
bugüne kadarki süreci özetleyiveriyordu. Cumhuriyet sonrasında işçi ve
köylülerin durumlarının değişmediğini vurguluyor, 1950’lerde yabancı sermaye
akınının başlamasına, 1952’de NATO’ya girişimize değiniyordu. Menderes’in birçok
devrimciyi içeri tıktığını belirtmesine karşın, 1961’de «ilk sosyalist parti»nin
kurulduğunu söylemesi, Atilla Dorsay’vâri bir gaf oluyordu. Ruhi Su’dan Pir
Sultan türküleri eşliğinde kısa özetlemelerle' 12 Mart’a geliniyor, dergi-gazete
kapatma ve devrimcilere işkence olayları anlatılıyor, Deniz ve Mahir’lerin
resimleri gösteriliyordu... 14 Ekim seçimleri sonrasındaki Ecevit hükümetinin
değerlendirilmesi ise filmin adıyla bağdaşacak kadar ılımlıydı doğrusu. Bu
elbette bir yanılgıydı ve fazla iyimserlikti... Sonuç Özer’in öbür filmlerinin
Türkiye’de az çok kullanılabilir bir genelliğe sahip olduğu, ama Türkiye’deki
gelişmeleri anlatan bu filmin besbelli Avrupa için yapılmış bulunulduğuydu. Ak
Günlere çok genel ve yanlışlar içeren çözümlemeleriyle, Türkiyeli bilinçsiz
seyirciye tepeden inme gelecek ve onun dışında kalacak, bilinçli seyirci içip de
«hafif» düşecek bir yapıt olarak kalıyordu. Filmin teknik düzeyi ise «orta» idi.
Film, jürideki ikincilik oylamasında Erol Bayrakdar ve Aydın Çeçen’in oylarına
karşın, «Ayı Oyunu» na yenildi ve ödül alamadı.
Yedinci Sanat Aylık Sinema Dergisi Sayı 24
BÜSK Kısa Film Yarışması Sonuçlandı.
Milliyet Sanat Dergisi 191 (1976) 33. Sayfa
BÜSK Kısa Film Yarışması Mayısta Yapılacak.
Milliyet Sanat Dergisi 176 (1976) 21. Sayfa
Kısa Film Yarışması
26 - 27 Haziran tarihlerinde yapılacak Boğaziçi Üniversitesi Sinema Kulübü kısa
film yarışması 26 - 27 Haziran günlerinde yapılacaktır. Boğaziçi Üniversitesi
Sinema Kulübünden yapılan açıklamaya göre, kısa film yarışmasına katılmak
isteyenlerin, filmleri en geç 21 Haziran tarihinde merkeze ulaşacak şekilde
göndermeleri gerekmektedir. İlk kez 1967 yılında «Hisar Kısa Film Yarışması» adı
ile düzenlenen yarışmalar. 1974 yılından beri Boğaziçi Üniversitesi Sinema
Kulübü Kısa Film Yarışmaları» olarak sürdürülmektedir.