"Odyssee" (Odise)... Dünyanın en eski beş müze sinemasından biri. Tekdüze "multiplex"
salonların furyasına kafa tutmayı başaran bir küçük sinema mabedi. Öğrencilerin
düzenli kullandığı geniş bir film arşivi ve kütüphanesi, gençlerin uğrak yeri
olan canlı bir "cafe"si ve yoğun sinema tartışmalarının yapıldığı bir toplantı
salonu var içinde.
Amerikan sinemasının egemenliğine karşı Avrupa sinemasını tanıtmak, korumak ve
kollamak misyonuna sahip çıkan Odysee yönetimi - diğer Avrupa ülkeleri ve Üçüncü
Dünya sinemasının yanı sıra - her yıl "Türk Sinema Günleri" düzenliyor burada.
Beyazperde aracılığıyla da olsa on beş gün süren etkinlikler sırasında Türk
toplumu ile kültürel bir bağ kuruyor Strasbourg halkı. Modern Türkiye'yi değişik
kesitleriyle tanıtan Türk sineması, kentin sosyal acentesine giriyor. Daha çok
İnsan Hakları Mahkemesi'ndeki davalarıyla anılan Türkiye'nin çağdaş, kültürel
çehresiyle tanışmak fırsatı buluyor Strasbourg'lular.
Ama en çok da onlar: "Gurbetçiler" rağbet ediyor "Türk Sinema Günlerine".
Özlemini çektikleri ülkeleriyle doya doya hasret gideriyor. Strasbourg ve
sınırın öte yanındaki Alman kentlerinden gelen Türk işçileri. Türkan Şoray'ından
Şener Şen'ine, düşlerinde yaşattıkları beyazperde kahramanlarıyla tanışmak ve "Odysee"nin
küçük evreninde onlarla beraber olmak, onlara dokunmak, görmek, soru sormak,
tanımak şansını elde ediyor; bunu bir şenlik gibi yaşıyorlar.
"Salkım Hanımın Taneleri", "Kaç Para Kaç" ve "Duruşma" filmlerinin gösterildiği
bu yılkı şenliğin son bölümünde Meltem Cumbul'a inanılmaz ilgi vardı örneğin.
Gençlerden oluşan büyük bir kalabalık, "Yılan Hikayesi"nde sadakatle izledikleri
Cumbul'la tanışmak ve sanatçının son filmi "Duruşma"yı izlemek için "Odysee"nin
kapısını abluka altına almıştı. Yalnız Türkiye'de değil "gurbetteki" genç
kızların da çoğu için, bir "rol modeli" olmuş belli ki artık Cumbul.
"Salkım Hanımın Taneleri" filminin gösterimine katılmak üzere yönetmen Tomris
Giritlioğlu ile birlikte Strasbourg'a gelen Yılmaz Karakoyunlu ise entelektüel
tartışmaların odağına dönüştü. Gene "Odysee"de yapılan ve "Tarih, Sanat ve
Toplum" adlı bir sempozyuma katılan Karakoyunlu kitlelere "Salkım Hanım"la mal
olan yazarlık serüvenini anlattı. Kitabın arkasındaki dünyayı, filmle birlikte
Türkiye'de gündeme gelen polemikleri ve yeni projelerini aktardı.
"Salkım Hanım" bu yılki şenliğin "inci"siydi aslında. Eleştirmenlerin Türkiye'de
tepeden baktıkları filmi "etkileyici" buldu Strasbourg seyircisi. Gösterilen
filmler arasında "bağlayıcı ana tema" olarak "toplumsal eleştirel bakış"ı seçen
"Odysee Şenliği"nin amacını hedeften vurdu "Salkım Hanım". "Eleştirel belleğin"
yolunu açan bir "ilk" olmak sıfatıyla ayrı bir ilgi odağı oldu.
Reha Erdem'in küçük fakat bir mücevher özeniyle işlenmiş "Kaç Para Kaç" ise,
gösterimin ardından yapılan tartışma bölümünde en ilginç sorulara muhatap olan
filmdi. Türkiye'de yaşanan "hızlı değer kaybı ve köşe dönme tutkusunu" konu alan
film, ülkeden yıllar önce ayrılmış bazı "gurbetçileri" hayrete düşürdü.
"Türkiye'de insanların yalnız para düşündüğü doğru olamaz" dedi örneğin biri:
"Tatillerde Türkiye'ye dönüyorum ben. Maddiyatçılığın bu boyutlara vardığına
inanamam..."
Yıllar önce aramızdan ayrılanlar bizi tanımakta zorlansa da; bu yılki programına
"Abuzer Kadayıf", "Melekler Evi" ve "Eylül Fırtınası" gibi filmleri de alan
"Türk Sinema Günleri" başarıyla ayna tutuyor içimize.
18 Aralık 2000
Strasbourg'da Noel armağanı
Aralık ayı çoğumuza yılbaşını, Noel süslerini çağrıştırır. Bir kısım sinemacılar
içinse bu ay Strasbourg'a, Türk Sinema Günlerine katılma ayı oldu...
Yinelemek gibi olacak ama en büyük çıkışımızı 60'lardan bu yana temizlik
işçileriyle yaptığımız Avrupa'da, üçüncü neslin, üniversite öğrencilerinin, Türk
- Fransız öğretim üyelerinin, entelektüellerin, bazen de işçilerimizin Türk
filmlerini, renklileşen, farklılaşan Türk yönetmenlerini izlemesi, Strasbourg
sokaklarının Türk film afişleriyle donatılması pek hoş oluyor. Ayrıca sokak
taşlarına kadar yaldızlar serpilmiş ışıl ışıl bu kentte, Avrupa Birliği'ne bağlı
Odysee Sineması'nın Müdürü Faruk Günaltay'ın "bağımsız" seçimleri de Türkiye'nin
normal bir ülke gibi normal bir demokrasisi olmaya başladığını gösteriyor.
Nitekim Günaltay 11. Türk Sinema Günleri'nde gösterime giren 11 filmde,
sinemanın hem toplumun aynası olduğunu hem de insan varlığını her zaman ve daima
savunmaya yönelik ve bazen "can sıkıcı" olan kimi sorunların gündeme gelmesini
sağlayan bir ifade şekli olduğunun altını çiziyor.
Bu yıl Strasbourg'da gösterilen Türk filmlerine gelince:
Sinan Çetin ve Meltem Cumbul'un açılışına katıldığı "Propaganda" geniş bir
izleyici kitlesi topladı ve büyük alkış aldı.
Biket İlhan'ın "Kayıkçı"sı Türk - Yunan "aşkını" gündeme getirmiş ancak
Türkiye'de pek rağbet görmemişti. "Kayıkçı" Fransa'da çok beğenildi. Birçok
Yunanlının da katıldığı gösterim sonrası film ayakta alkışlandı.
Strasbourglu Türkler Cem Yılmaz'ı büyük bir merakla bekliyorlardı. Ne var ki
ocak ayında 18 aylığına askere gidecek olan Yılmaz bir gösteriden diğerine
koşuşturduğundan Strasbourg'a gelmekten son anda vazgeçti. Buna karşın "Her Şey
Güzel Olacak"ın yönetmeni Ömer Vargı ile yapımcısı Mine Vargı bir geceliğine
buraya gelerek seyirciyi yalnız bırakmadılar. Vargı'lar düşündürmek kadar
güldürmeyi de hedeflemişlerdi, hedeflerine de ulaştılar. Sinemadan çıkarken
bütün yüzler gülüyordu.
Nuri Bilge Ceylan da Strasbourg'a gelemedi. "Mayıs Sıkıntısı" gösterime gireceği
için İstanbul'da olmayı yeğlemişti. Ama "Kasaba" özgün dünyası ile büyük bir
yönetmenin gelişini müjdeledi.
"Üçüncü Sayfa" için Zeki Demirkubuz buradaydı, "Harem Suare" için Ferzan Özpetek,
Marie Gillain, Serra Yılmaz gelmişlerdi. Bu genç yönetmenler duruşlarındaki
dürüstlükleri, samimiyetleri ve sinema aşkları ile geniş bir izleyici
kitlesinden beğeni topluyorlar. Birbirlerine karşı gösterdikleri sevgi ve
anlayışı (hemen hepsi birbirinin sinemasını övüyor) yaşadıkları düzene karşı
göstermiyorlar. Onun için de soluklarının uzun süreli olacağına inanıyorum.
Fransa'daki izleyici tepkisi de bunun göstergesiydi.
11. Strasbourg Türk Sinema Günleri'nin tokat filmi kuşkusuz Yeşim Ustaoğlu'nun
"Güneşe Yolculuk"u oldu. Bu yıl Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde Ulusal
Ödül'e layık görülen film şu anda dünyanın dört bir yanında oynuyor, birçok
Avrupa ülkesinde, ABD'de, İspanya'da...
Ne var ki filme kazandığı ödüllere, Kültür Bakanlığı'nın izni ve Euroimages'ın
desteği ile çıkmasına rağmen bir dizi tepki geliyor. Örneğin Paris Konsolosumuz
"Üçüncü Sayfa"nın gösterimine katılırken, "Güneşe Yolculuk"un kapısından bile
geçmemiş. Film Türkiye'de ise ancak şubat ayında gösterime girecek. "Güneşe
Yolculuk", can sıkıcı sorunları gündeme getiren can acıtıcı filmlerden. Büyük
kısmında diyaloglar Kürtçe. Filmin kahramanlarından biri sokakta yanından geçip
bazen hüzünlü bir bakış attığımız, bazen hiç görmediğimiz çoğu Kürt satıcılardan
Berzan. Diğeri Ege'den gelmiş ama karalığı dolayısıyla genellikle Doğulularla
karıştırılan Mehmet. Sular İdaresi'ndeki işini yapmaya izin verseler düzene bir
yerinden tutunabilecek, bir yerinden var olabilecek bir genç Mehmet. Arzu ise
çocukluğunu Almanya'da geçirmiş bir başka İstanbul işçisi. Üçü de tertemiz,
sevgi dolu, sıcacık gençler. (Film bu sıcaklığı çok iyi vermiş ve onlar
"oynamış" diyemeyeceğiniz kadar başarılılar.) Berzan dahil hepsinin düşü normal
bir hayata sahip olabilmek. Yani sevdikleri ile birlikte yaşayabilecekleri bir
eve sahip olabilmek. Ama normal bir hayatı yaşayabilmek şehrin kenarında
duranlar için genellikle bir düş olmaktan öteye gidemiyor. Türkiye'de bazı
kesimlere 1940'larda Almanya'nın Yahudilere layık gördüğü yaşam reva görülüyor
malumunuz. Bu film de onun öyküsü. Cumhurbaşkanı Demirel'e "Türkiye'de işkence
yok diyemeyiz" dedirtenlerin öyküsü... Film, benim açımdan bir sinema şaheseri
değil. Ben sanatsal anlatımla doğrudanlığı sevmiyorum. Ama demokrasi yolunda
cesur bir adım attığı kesin. Önemli değil mi?
"Güneşe Yolculuk"tan çıkınca uzun bir oh çektik, keşke bu karabasan gerçek
olmasaydı diye derin bir oh izledi onu...
Strasbourg, Noel arifesinde hiç olmadığı kadar ışıl ışıl. Fransızlar nükleer
araştırmaya devam edip dünyayı alttan oydukları için neonlar gözümü boyayamıyor
ama yine de her şey pek hoş, pek estetik!