11. Strasbourg Türk Sinema Günleri

(06 - 19 Aralık 2000)

Düzenleyen
Odyssee Sineması
Faruk Günaltay

cinemaodyssee.com








Strasbourgdan bakınca...

"Odyssee" (Odise)... Dünyanın en eski beş müze sinemasından biri. Tekdüze "multiplex" salonların furyasına kafa tutmayı başaran bir küçük sinema mabedi. Öğrencilerin düzenli kullandığı geniş bir film arşivi ve kütüphanesi, gençlerin uğrak yeri olan canlı bir "cafe"si ve yoğun sinema tartışmalarının yapıldığı bir toplantı salonu var içinde.

Amerikan sinemasının egemenliğine karşı Avrupa sinemasını tanıtmak, korumak ve kollamak misyonuna sahip çıkan Odysee yönetimi - diğer Avrupa ülkeleri ve Üçüncü Dünya sinemasının yanı sıra - her yıl "Türk Sinema Günleri" düzenliyor burada.

Beyazperde aracılığıyla da olsa on beş gün süren etkinlikler sırasında Türk toplumu ile kültürel bir bağ kuruyor Strasbourg halkı. Modern Türkiye'yi değişik kesitleriyle tanıtan Türk sineması, kentin sosyal acentesine giriyor. Daha çok İnsan Hakları Mahkemesi'ndeki davalarıyla anılan Türkiye'nin çağdaş, kültürel çehresiyle tanışmak fırsatı buluyor Strasbourg'lular.

Ama en çok da onlar: "Gurbetçiler" rağbet ediyor "Türk Sinema Günlerine". Özlemini çektikleri ülkeleriyle doya doya hasret gideriyor. Strasbourg ve sınırın öte yanındaki Alman kentlerinden gelen Türk işçileri. Türkan Şoray'ından Şener Şen'ine, düşlerinde yaşattıkları beyazperde kahramanlarıyla tanışmak ve "Odysee"nin küçük evreninde onlarla beraber olmak, onlara dokunmak, görmek, soru sormak, tanımak şansını elde ediyor; bunu bir şenlik gibi yaşıyorlar.

"Salkım Hanımın Taneleri", "Kaç Para Kaç" ve "Duruşma" filmlerinin gösterildiği bu yılkı şenliğin son bölümünde Meltem Cumbul'a inanılmaz ilgi vardı örneğin. Gençlerden oluşan büyük bir kalabalık, "Yılan Hikayesi"nde sadakatle izledikleri Cumbul'la tanışmak ve sanatçının son filmi "Duruşma"yı izlemek için "Odysee"nin kapısını abluka altına almıştı. Yalnız Türkiye'de değil "gurbetteki" genç kızların da çoğu için, bir "rol modeli" olmuş belli ki artık Cumbul.

"Salkım Hanımın Taneleri" filminin gösterimine katılmak üzere yönetmen Tomris Giritlioğlu ile birlikte Strasbourg'a gelen Yılmaz Karakoyunlu ise entelektüel tartışmaların odağına dönüştü. Gene "Odysee"de yapılan ve "Tarih, Sanat ve Toplum" adlı bir sempozyuma katılan Karakoyunlu kitlelere "Salkım Hanım"la mal olan yazarlık serüvenini anlattı. Kitabın arkasındaki dünyayı, filmle birlikte Türkiye'de gündeme gelen polemikleri ve yeni projelerini aktardı.

"Salkım Hanım" bu yılki şenliğin "inci"siydi aslında. Eleştirmenlerin Türkiye'de tepeden baktıkları filmi "etkileyici" buldu Strasbourg seyircisi. Gösterilen filmler arasında "bağlayıcı ana tema" olarak "toplumsal eleştirel bakış"ı seçen "Odysee Şenliği"nin amacını hedeften vurdu "Salkım Hanım". "Eleştirel belleğin" yolunu açan bir "ilk" olmak sıfatıyla ayrı bir ilgi odağı oldu.

Reha Erdem'in küçük fakat bir mücevher özeniyle işlenmiş "Kaç Para Kaç" ise, gösterimin ardından yapılan tartışma bölümünde en ilginç sorulara muhatap olan filmdi. Türkiye'de yaşanan "hızlı değer kaybı ve köşe dönme tutkusunu" konu alan film, ülkeden yıllar önce ayrılmış bazı "gurbetçileri" hayrete düşürdü. "Türkiye'de insanların yalnız para düşündüğü doğru olamaz" dedi örneğin biri: "Tatillerde Türkiye'ye dönüyorum ben. Maddiyatçılığın bu boyutlara vardığına inanamam..."

Yıllar önce aramızdan ayrılanlar bizi tanımakta zorlansa da; bu yılki programına "Abuzer Kadayıf", "Melekler Evi" ve "Eylül Fırtınası" gibi filmleri de alan "Türk Sinema Günleri" başarıyla ayna tutuyor içimize.

18 Aralık 2000




Strasbourg'da Noel armağanı

Aralık ayı çoğumuza yılbaşını, Noel süslerini çağrıştırır. Bir kısım sinemacılar içinse bu ay Strasbourg'a, Türk Sinema Günlerine katılma ayı oldu...

Yinelemek gibi olacak ama en büyük çıkışımızı 60'lardan bu yana temizlik işçileriyle yaptığımız Avrupa'da, üçüncü neslin, üniversite öğrencilerinin, Türk - Fransız öğretim üyelerinin, entelektüellerin, bazen de işçilerimizin Türk filmlerini, renklileşen, farklılaşan Türk yönetmenlerini izlemesi, Strasbourg sokaklarının Türk film afişleriyle donatılması pek hoş oluyor. Ayrıca sokak taşlarına kadar yaldızlar serpilmiş ışıl ışıl bu kentte, Avrupa Birliği'ne bağlı Odysee Sineması'nın Müdürü Faruk Günaltay'ın "bağımsız" seçimleri de Türkiye'nin normal bir ülke gibi normal bir demokrasisi olmaya başladığını gösteriyor. Nitekim Günaltay 11. Türk Sinema Günleri'nde gösterime giren 11 filmde, sinemanın hem toplumun aynası olduğunu hem de insan varlığını her zaman ve daima savunmaya yönelik ve bazen "can sıkıcı" olan kimi sorunların gündeme gelmesini sağlayan bir ifade şekli olduğunun altını çiziyor.

Bu yıl Strasbourg'da gösterilen Türk filmlerine gelince:
Sinan Çetin ve Meltem Cumbul'un açılışına katıldığı "Propaganda" geniş bir izleyici kitlesi topladı ve büyük alkış aldı.
Biket İlhan'ın "Kayıkçı"sı Türk - Yunan "aşkını" gündeme getirmiş ancak Türkiye'de pek rağbet görmemişti. "Kayıkçı" Fransa'da çok beğenildi. Birçok Yunanlının da katıldığı gösterim sonrası film ayakta alkışlandı.
Strasbourglu Türkler Cem Yılmaz'ı büyük bir merakla bekliyorlardı. Ne var ki ocak ayında 18 aylığına askere gidecek olan Yılmaz bir gösteriden diğerine koşuşturduğundan Strasbourg'a gelmekten son anda vazgeçti. Buna karşın "Her Şey Güzel Olacak"ın yönetmeni Ömer Vargı ile yapımcısı Mine Vargı bir geceliğine buraya gelerek seyirciyi yalnız bırakmadılar. Vargı'lar düşündürmek kadar güldürmeyi de hedeflemişlerdi, hedeflerine de ulaştılar. Sinemadan çıkarken bütün yüzler gülüyordu.
Nuri Bilge Ceylan da Strasbourg'a gelemedi. "Mayıs Sıkıntısı" gösterime gireceği için İstanbul'da olmayı yeğlemişti. Ama "Kasaba" özgün dünyası ile büyük bir yönetmenin gelişini müjdeledi.
"Üçüncü Sayfa" için Zeki Demirkubuz buradaydı, "Harem Suare" için Ferzan Özpetek, Marie Gillain, Serra Yılmaz gelmişlerdi. Bu genç yönetmenler duruşlarındaki dürüstlükleri, samimiyetleri ve sinema aşkları ile geniş bir izleyici kitlesinden beğeni topluyorlar. Birbirlerine karşı gösterdikleri sevgi ve anlayışı (hemen hepsi birbirinin sinemasını övüyor) yaşadıkları düzene karşı göstermiyorlar. Onun için de soluklarının uzun süreli olacağına inanıyorum. Fransa'daki izleyici tepkisi de bunun göstergesiydi.
11. Strasbourg Türk Sinema Günleri'nin tokat filmi kuşkusuz Yeşim Ustaoğlu'nun "Güneşe Yolculuk"u oldu. Bu yıl Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde Ulusal Ödül'e layık görülen film şu anda dünyanın dört bir yanında oynuyor, birçok Avrupa ülkesinde, ABD'de, İspanya'da...

Ne var ki filme kazandığı ödüllere, Kültür Bakanlığı'nın izni ve Euroimages'ın desteği ile çıkmasına rağmen bir dizi tepki geliyor. Örneğin Paris Konsolosumuz "Üçüncü Sayfa"nın gösterimine katılırken, "Güneşe Yolculuk"un kapısından bile geçmemiş. Film Türkiye'de ise ancak şubat ayında gösterime girecek. "Güneşe Yolculuk", can sıkıcı sorunları gündeme getiren can acıtıcı filmlerden. Büyük kısmında diyaloglar Kürtçe. Filmin kahramanlarından biri sokakta yanından geçip bazen hüzünlü bir bakış attığımız, bazen hiç görmediğimiz çoğu Kürt satıcılardan Berzan. Diğeri Ege'den gelmiş ama karalığı dolayısıyla genellikle Doğulularla karıştırılan Mehmet. Sular İdaresi'ndeki işini yapmaya izin verseler düzene bir yerinden tutunabilecek, bir yerinden var olabilecek bir genç Mehmet. Arzu ise çocukluğunu Almanya'da geçirmiş bir başka İstanbul işçisi. Üçü de tertemiz, sevgi dolu, sıcacık gençler. (Film bu sıcaklığı çok iyi vermiş ve onlar "oynamış" diyemeyeceğiniz kadar başarılılar.) Berzan dahil hepsinin düşü normal bir hayata sahip olabilmek. Yani sevdikleri ile birlikte yaşayabilecekleri bir eve sahip olabilmek. Ama normal bir hayatı yaşayabilmek şehrin kenarında duranlar için genellikle bir düş olmaktan öteye gidemiyor. Türkiye'de bazı kesimlere 1940'larda Almanya'nın Yahudilere layık gördüğü yaşam reva görülüyor malumunuz. Bu film de onun öyküsü. Cumhurbaşkanı Demirel'e "Türkiye'de işkence yok diyemeyiz" dedirtenlerin öyküsü... Film, benim açımdan bir sinema şaheseri değil. Ben sanatsal anlatımla doğrudanlığı sevmiyorum. Ama demokrasi yolunda cesur bir adım attığı kesin. Önemli değil mi?
"Güneşe Yolculuk"tan çıkınca uzun bir oh çektik, keşke bu karabasan gerçek olmasaydı diye derin bir oh izledi onu...

Strasbourg, Noel arifesinde hiç olmadığı kadar ışıl ışıl. Fransızlar nükleer araştırmaya devam edip dünyayı alttan oydukları için neonlar gözümü boyayamıyor ama yine de her şey pek hoş, pek estetik!