Doğum Tarihi - 1521, Şam
Ölüm Tarihi - 1585, İstanbul
Adının yazılışından dolayı batılı kaynaklarda Arap kökenli olduğu ifade edilen
Takiyüddin, 1521'de Şam'da dünyaya gelmiştir. VIII. Yüzyıla Suriye'ye yerleşmiş
bir Türk ailesine mensup olduğunu, 1567-1568 yıllarında Nablus'ta yazdığı
Reyhanetü'r Ruh adlı eserin sonunda verdiği seceresinde açıkça belirtmektedir.
Sokullu Mehmed Paşa ve Hoca Sadettin Efendi'nin desteklerini alıp, zamanın
sultanı III. Murat’a başvurarak bir rasathane (gözlemevi) kurmak için gerekli
izni almıştır.Tophane sırtlarında yer alan İstanbul Rasathanesi 1575-1580
yılları arasında faaliyet göstermiştir. Buradan 1577 yılı ramazan ayında bir
kuyruklu yıldızın gözlemlendiği, bu astrolojik olayın İstanbul'da çok ilgi
çektiği bilinmektedir.
Şehinşahnâme'de yer alan bir minyatür, rasathane odasını göstermektedir.
Rasathane odasında baş râsıt Takiyüddin ve diğer râsıtlar aletleri kullanırken
görülmektedir. Bu minyatürde görülen yer küresinin Takiyüddin tarafından
yapıldığı söylenebilir.
Yer küresinde; Akdeniz'in boyunun aslından uzun oluşu, Brezilya'nın doğuya doğru
çok fazla çıkıntı yaparak Afrika'ya yanaşması, Güney Kutbu'nun Ümit Burnu'na
fazlaca yakınlığı dikkat çekicidir. Yine de yer küresinde yeni keşfedilen
bölgelerin, Pirî Reis haritalarına göre aslına daha yakın çizildiği
görülmektedir.
Haritacılığı destekleyen en önemli bilim dallarının astronomi ve matematik
olduğu gerçeğinden hareket edildiğinde, Takiyüddin'in bu konulardaki üstün
bilgisi nedeniyle, kürenin yapılışında fazla güçlük çekmediği kolayca
söylenebilir.
İslam dünyasının son, Osmanlıların ilk ve tek rasathanesi, Şeyhülislam Kadızade
Ahmed Şemsettin Efendi'nin kışkırtmaları sonucu 1580 yılında, Padişah III.
Murat’ın Kılıç Ali Paşa'ya verdiği emir gereği, top ateşine tutularak
yıktırılmıştır. Bu olayın, aynı yıllarda Danimarkalı astronom Tycho Brahe'nın
(1546-1601) gözlem yaptığı döneme rastlaması ve bu gözlemler sonucunda
Kopernik'in (1473-1543) ünlü teorisini kanıtlaması, Türk astronomisi adına
şanssızlık sayılır.
1577 de İstanbul semasında bir ay görülen, Takiyüddin tarafından izlenen
Kuyruklu Yıldız.
Osmanlılarda ilk rasathane İstanbul'da Sultan III. Murad döneminde (1574-1595)
Takiyüddin Râsıd tarafından kurulmuştur. Şam'da 932/1526 senesinde doğan
Takiyüddin, Şam ve Mısır'da eğitimini tamamladıktan sonra bir müddet kadılık ve
müderrislik yapmış, bu arada astronomi ve matematik alanında önemli çalışmalarda
bulunmuştur. 1570'te Mısır'dan İstanbul'a gelen Takiyüddin, bir sene sonra
(1571) vefat eden Müneccimbaşı Mustafa b. Ali'nin yerine müneccimbaşılığa tayin
edilmiştir.
İstanbul'da başta Hoca Sadeddin Efendi olmak üzere meşhur ulemâ ve önemli devlet
adamları ile yakınlık sağlayan Takiyüddin, Sadrazam Sokullu Mehmed Paşa
vasıtasıyla da Sultan III. Murad ile tanışmıştır.
Takiyüddin, astronomiye meraklı olan padişaha kullanmakta oldukları Uluğ Bey
Zîci'nin yaptığı hesaplara kâfi gelmediğini ve yeni bir zîcin hazırlanması
gerektiğini anlatarak rasathane kurulması fikrini açtı. Sultan Murad, atalarına
nasip olmayan ve ilk defa kendisine nasip olacak bu işi memnuniyetle
karşılayarak rasathanenin hemen inşa edilmesini ister ve ayrıca gerekli olan
maddî desteği de verir. Bu arada çalışmalarına Galata Kulesi'nden devam eden
Takiyüddin, 985/1577'den itibaren de kısmen tamamlanan Dâru'r-rasadü'l-cedîd
adındaki yeni rasathanede faaliyetlerini sürdürür.
Bir büyük bir de küçük iki ayrı binadan müteşekkil olan rasathane, Tophane
sırtlarında bir yerde inşa edilmiştir. Takiyüddin eski İslâm rasathanelerinde
kullanılmış olan aletleri büyük bir titizlikle imal etmiştir. Bununla birlikte
bazı yeni aletler de icat etmiş ve gözlemlerinde ilk defa kullanmıştır.
Rasathane'de çoğunluğu astronomi ve matematik kitaplarından oluşan büyük bir
kütüphane de kurulmuştur. Rasathanenin sekizi râsıd, dördü kâtip ve diğer dördü
de yardımcı olarak vazife yapan Takiyüddin ile birlikte on altı kişilik bir
kadrosu bulunmaktaydı.
Şam ve Semerkant astronomi ekollerini şahsında birleştiren Takiyüddin,
rasathanede ilk olarak Uluğ Bey Zîci'nin tashihi işine başlamıştır. Bununla
birlikte Güneş ve Ay tutulmaları ile çeşitli gözlemler de yapmıştır. Ramazan
985/Eylül 1578 tarihinde İstanbul'dan bir ay süreyle gözlenen kuyruklu yıldızı
da rasathaneden gece gündüz uyumadan gözlemiş ve gözlemlerinin neticelerini
padişaha sunmuştur. Takiyüddin yeni geliştirdiği teknikler ve aletler
vasıtasıyla gözlemlerinde yeni uygulamalar ve astronomi problemlerinde orijinal
çözümler getirmiştir. İlk defa mekanik saat kullanarak çok dakik gözlemler
yapmıştır. Diğer taraftan da astronomi hesaplarında altmış tabanlı sayı sistemi
yerine on tabanlı sayı sistemini kullanmakla ve ondalık kesirlere göre
trigonometri cetvelleri hazırlamakla dikkat çekmiştir. Ekliptik ile ekvator
arasındaki 23° 27' lik açıyı 1 dakika 40 saniye farkla 23° 28' 40" bularak ilk
defa gerçeğe en yakın ve doğru dereceyi hesaplamıştır. Güneş parametreleri
hesabında da yeni bir yöntem uygulamıştır. Sabit yıldızların boylamlarının
tesbitinde ise Ay yerine Venüs'ü kullanarak daha dakik neticeler elde etmeyi
planlamıştır. Osmanlılarda otomatik makineler üzerine ilk eseri de Takiyüddin
yazmıştır.
Rasathane, çok kısa sayılabilecek bir zamanda oldukça önemli faaliyetlere sahne
olmuştur. Takiyüddin gözlemlerini Sidrot Muhtaha'l-Efkâr fi Melekût al-Felek al-Devvâr
veya al-Zîc al-Şehinşâhî adlarıyla bilinen eserinde bir araya toplamıştır. Ancak
Takiyüddin rasathanede yaptığı gözlemlerle Güneş ile ilgili cetvellerini
tamamlayabilmiş ise de Ay ile ilgili cetvelleri tamamlayamamıştır. Takiyüddin
kendisi ile aynı zamanda yaşamış ve rasathane kurmuş olan Tycho Brahe ile
karşılaştırıldığında Brahe'den daha net ve dakik rasatlar yaptığı ortaya
çıkmaktadır. Ayrıca onun rasathanesinde bulunan bazı aletler Brahe'nin
aletlerinden daha üstündü. Ancak Takiyüddin rasatlarını tamamlayamazken Tycho
Brahe uzun süre rasat yapmış ve 777 yıldızın yerini tesbit etmiştir.
İslâm âlimlerinin astronomi eserlerini inceleyen Takiyüddin, eserlerinde yeni
unsurlar yanında eskilerin tenkidini de yapmıştır.
Rasathane bazı siyasi çekişmeler sebebiyle ve dini gerekçeler ileri sürülerek 4
Zilhicce 987/22 Ocak 1580 tarihinde Padişah'ın emriyle Kaptan-ı Derya Kılıç Ali
Paşa tarafından yıkılmıştır .
Takiyüddin el-Rasıd tarafından kurulan İstanbul Rasathanesinde bulunan "Zâtu'l-Halak
Şehinşahname.
Kaynak
Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu
İ.Ü. Edebiyat Fakültesi
http://www.akat.org/ast_tarihinden/osmanli_astronomisi
Takiyüddin başarılı çalışmalar sergilediği optik alanında, Gözbebeğinin ve Aklın
Işığı adlı bir yapıt kaleme almıştır. Bu kitabın dikkat çekici yönü, temel
dokusunun İslam Dünyası'nda yaklaşık sekiz yüzyıl önce başlatılmış olan köklü ve
başarılı optik çalışmaları sonucunda elde edilmiş temel argümanlardan ve
problemlerden oluşturulmuş olmasıdır. Öyle ki, elde edilen yüksek düzey,
17.yüzyıla kadar Batı'da güncelliğini koruyan temel tartışmaların çerçevesini
oluştururken, aynı şekilde, Osmanlı imparatorluğu'nda da bütün canlılığıyla
etkinliğini sürdürmüştür. Bu durumu anlamak ve anlamlandırmak zor değildir.
Çünkü 17.yüzyıla kadar Batı'da optik konusunda egemen olan görüş, ıbnü'l-Heysem'in
bir tür gelenek haline dönüşmüş olan görüşleridir. Bu görüşe temel olan
düşüncesinin iki boyutu vardır:
1) Optiğe ilişkin sorunların, geometrik sorunlara dönüştürülerek geometrik
yoldan incelenmesi,
2) Sorunların nedensel olarak açıklanması.
Ayrıca, bu iki temel düşünce ayrıntılı ve ustalıklı olarak düzenlenmiş
deneylerle de desteklenmiştir. Bu tarz bir araştırma modeli, çeviriler yoluyla
Batı'ya aktarılırken, Doğu'da 14. yüzyılda Kemâlüdd"n el-Fâr"s"'nin
araştırmalarıyla çok daha yüksek düzeyli tartışmalara olanak ve zemin
hazırlamıştır. Daha sonra 1579 yılında , bu kez Takiyüddin, hem ıbnü'l-Heysem'in
Optik ve hem de Kemâlüdd"n el-Fâr"s"'nin Optiğin Düzeltilmesi adlı çalışmalarına
dayanarak Gözbebeğinin ve Aklın Işığı adlı yapıtını yazmıştır; Takiyüddin'in
amacı, bu iki kitabı yorumlamak ve gereksiz ayrıntılardan arındırarak asıl amaca
yönelik bir olgunluk düzeyine ulaştırmaktır.
Kitap bir giriş ve üç ana bölümden oluşmaktadır. Giriş'te optiğe ilişkin bazı
temel kavramlar tanımlanmış ve optik konusunda etkin olan kuramlardan kısaca söz
edilmiştir.
Birinci bölüm aracısız görme konusuna ayrılmıştır. Burada ışık, görme, ışığın
göze ve görmeye olan etkisi ve ışıkla renk arasındaki ilişki ayrıntılı olarak
tartışılmıştır. Bunun yanında tartışmaya esas olan bazı temel ilkeler
benimsenmiştir. Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:
1. Işığın kaynağı nesne, hedefi ise gözdür.
2. Işıkla birlikte göze gelen biçimler, aynı zamanda o nesnenin rengini de
taşırlar.
3. Göz yalnızca ışıklı ya da ışıklandırılmış nesneleri algılar.
4. Görme geometrik bir olgudur. Çünkü yayılan ışık, tepesi kaynakta ve tabanı da
gözde bulunan bir koni oluşturmaktadır.
5. Işık maddesel bir şeydir; ancak optik incelemeler sırasında geometrik bir
nesne olarak kabul edilebilir.
6. Işık ışınları küresel olarak yayılırlar ve bu yayılım da doğrusal çizgiler
boyunca olur.
7. Renk ışığa bağlıdır ve ışığın kırılması ve yansıması sonucunda oluşur.
Burada öncelikle ışığın doğrusal çizgiler boyunca, ancak küresel olarak
yayıldığı savının öne çıktığını hemen belirtelim.
Takiyüddin'in bu savı, daha sonra Hollandalı fizikçi Huygens (1629-1695)
tarafından ortaya konulacak küresel yayılım kuramının ilk anlatımı olarak
görülebilir.
Takiyüddin'e göre ışık, ışıklı bir nesneden ve o nesnedeki her bir noktadan
küresel olarak yayılır ve yayılım sırasında, ister istemez bazı ışın çizgileri
paralel, bazıları birbirine yakınlaşan ve bazıları ise birbirlerinden uzaklaşan
doğrular boyunca yol alır. Buna bir de bu doğrusal çizgilerde yol alan ışınların
küresel olarak yayıldığı düşüncesi eklendiğinde, o zaman, ışığın dalga niteliği
taşıdığı ve tıpkı durgun bir suya taş atıldığında, suda oluşan dalganın etrafa
doğru büyüyen daireler şeklinde yayılması gibi yayılıyor olduğunun kabul
edildiği anlaşılmaktadır ki, bu da küresel yayılımın yalın bir anlatımından
başka bir şey değildir.
Bunun dışında aracısız görme konusunda Takiyüddin'in üzerinde durmamızı
gerektiren bir açıklaması daha bulunmaktadır. O da ışık ve renk arasındaki
nedensel ilişkiyi irdelerken, rengin ışığa bağlı olduğunu ve ışığın kırılması ve
yansıması sonucu oluştuğunu belirtmiş olmasıdır.
Bu belirlemenin önemi de yine optik tarihinde gizlidir. Çünkü rengin gerçek
doğasının anlaşılması ilk kez Newton'un ayrıntılı renk incelemeleri sonucu
gerçekleşmiştir.
Newton öncesi dönemde ise renk konusunda egemen olan kuram, değişim kuramı adı
verilen ve rengin ışığın zayıflamasıyla ya da aydınlık ve karanlığın karışımıyla
oluştuğunu belirten Aristotelesçi kuramdır.
Nitekim ünlü astronom Kepler optik üzerine kalem almış olduğu Ad Vitellionem
Paralipomena (Vitelo'nun Paralipomena'sına Ek) ve Dioptric (Kırılma Üzerine)
adlı kitaplarında rengin oluşumunu Aristotelesçi bir yaklaşımla açıklamıştır.
Oysa Takiyüddin, bu iki bilim adamından önce rengin oluşumunda kırılmayı söz
konusu etmiş, Newton'un prizması yerine cam bir küre kullanmıştır.
Kitabın ikinci bölümü yansıma aracılığıyla oluşan görme konusuna ayrılmıştır.
Burada ışığın aynalarda uğradığı değişimler ve çeşitli aynalarda görüntünün
nasıl oluştuğu deneysel olarak tartışılmıştır.
Yansıma optiği, optik biliminin gelişimini en erken tamamlayan ve bu anlamda
nispeten daha kolay olan bir dalıdır. Bu nedenle yansıma kanunu da dahil olmak
üzere bütün ilkeleri Antikçağ'da tespit edilmiştir. Bu anlamda Takiyüddin'in
konuya katkısı, yansıma kanununu her tür aynada kanıtlamaya çalışmasıdır.
Üçüncü bölüm de kırılma konusu ele alınmış ve yoğunluğu farklı olan ortamlarda
ışığın yol alırken uğradığı değişimler incelenmiştir. Ancak yaptığı bütün
deneysel ve matematiksel irdelemeler sonucunda Takiyüddin, kırılma kanununu
bulamamıştır. Fakat konuya değişik bir yaklaşımda bulunmuştur. Anlaşılan odur
ki, Takiyüddin sinüs kanunuyla uğraşmamıştır. Çünkü çalışmalarını tamamen
geometrik olarak ele almış ve trigonometriyi işin içine sokmayarak açılar
arasında oranlar ya da eşitsizlikler kurmak yoluna gitmiştir. Oysa sinüs
kanununa giden yol kirişler veya sinüslerden geçmektedir. Böyle bir girişimde
bulunmadığı için, onun kırılma kanunu dediği şeyi, bir aritmetiksel eşitsizlik
olarak nitelendirebiliriz.
Kaynak
Hüseyin Topdemir
Dr. A.Ü Bilim Tarihi Anabilim Dalı
On altıncı yüzyılın ikinci yarısında, III. Murat döneminde, İstanbul'da Tophane
sırtlarında Takiyüddin tarafından kurulan gözlemevinin Osmanlı bilim tarihinde
önemli bir yeri vardır. Osmanlı'nın en önemli bilginlerinden olan Takiyüddin el-Râsıd,
1526 yılında Şam'da doğmuş, Mısır ve Şam'da yetişmiştir. 1550 yılında İstanbul'a
gelen Takiyüddin, ekonomik nedenlerden dolayı yargı alanında çalışmayı seçerek
Mısır'a gitmiş (1555), bir süre yargı görevinde bulunduktan sonra tekrar
İstanbul'a dönmüştür (1570). Bir yıl sonra müneccim başı Mustafa Çelebi'nin
ölümüyle II. Selim tarafından müneccim başılığa getirilen Takiyüddin, bu
görevdeyken Hoca Saadettin Efendi ile dostluk kurmuş ve 1574'te Galata
Kulesi'nde gözlem çalışmalarına başlamıştır. 1577 yılında III. Murat'ın
fermanlıyla Tophane sırtlarında bir gözlemevi kurmuş, ancak ne yazık ki bu
gözlemevi, Şeyhülislam Kadızâde'nin "Gözlemevleri Bulundukları Ülkeleri Felakete
Sürükler" şeklindeki fetvası üzerine 1580'de yıkılmış ve bu olaydan beş yıl
sonra da Takiyüddin ölmüştür.
Takiyüddin, matematik ve astronomi başta olmak üzere bilimin çeşitli alanlarında
örneğin optik ve tıp araştırmalar yapmıştır. Özellikle trigonometri alanındaki
çalışmaları övgüye değerdir. 16. yüzyılın ünlü astronomu Copernicus (1473-1543)
daha sinüs,kosinüs, tanjant ve kotanjantın sözünü dahi etmezken, Takiyüddin
bunların tanımlarını vermiş, kanıtlamalarını yapmış ve cetvellerini hazırlamış;
ayrıca çok eskiden beri kullanılmakta olan altmışlık kesirlerin yerine ondalık
kesirleri kullanmaya başlamıştır. Aynı zamanda yetenekli bir teknisyendir. Güneş
saatleri ve mekanik saatler yapmış; göllerden, ırmaklar ve kuyulardan suları
yukarı çıkarmak için çeşitli araçlar tasarlamış ve bunları bir eserinde
ayrıntılarıyla tanıtmıştır.
Takiyüddin, 1570 yılında İstanbul'a gelir gelmez gözlemevi kurma arzusunu
gerçekleştirmek üzere dönemin önemli bilginleriyle temasa geçmiş, bu ilgi ve
isteği Vezir Sokullu Mehmet Paşa ve Hoca Saadettin tarafından desteklenmiştir.
Bu ikisi, III. Murat'ı Takiyüddin'in yönetimi altında bir gözlemevi kurulması
konusunda ikna etmeyi başarmışlar, konu sonunda Divân'a götürülerek onaylanmış
ve böylece Takiyüddin, padişahın adıyla anılacak bir zîc hazırlamakla
görevlendirilmiştir (1575).İnşası 1577'de tamamlanan ve bir süre gözlemlere ev
sahipliği yapan İstanbul Gözlemevi'nin ömrü ne yazık ki uzun olmamış; bina
1580'de yıktırılmıştır. 1577 senesinin Kasım ayında, İstanbul semalarında ünlü
1577 kuyrukluyıldızı gözlemlenmişti. Takiyüddin kuyrukluyıldız gözlemi
vesilesiyle Sultan Murat'a dair kehanetlerde bulunmuş ve bu olayı iyi haberler
müjdeleyicisi olarak yorumlayarak, Türk kuvvetlerinin İranlılara karşı başarılı
olacağını söylemiştir. Ancak bu gözlemin ardından İstanbul'da 1578'de bir veba
salgını baş göstermiş,gözlemevine karşı olumsuz bir tavır oluşmaya başlamış ve
saraydakiler bu fırsattan yararlanarak, bir gözlemevinin kurulduğu her yerde
felaketlerin birbirini kovaladığını Uluğ Bey'in (1394-1449) ölümünü de örnek
göstererek kanıtlamaya çalışmışlardır. Devrin şeyhülislamı Ahmed Şemseddin
Efendi padişaha bir rapor sunmuş ve bu raporunda "gözlem yapmanın uğursuz,
feleklerin esrar perdesini küstahça öğrenmeye cüret edenin akıbetinin meçhul
olduğunu ve eğer bir memlekette zîc hazırlanacak olursa, o memleket mamur iken
harap hale geleceğini ve devletin binalarının zelzele ile yıkılacağını"
bildirmiştir. Bunun üzerine Kaptan-ı Derya Kılıç Ali paşa'ya bir Hatt-ı Hümayun
gönderilmiş; bunun sonucunda Kılıç Ali Paşa gözlemevini yıkmıştır. Takiyüddin
muhtemelen, Hoca Saadettin Efendi sayesinde hayatını kurtarmıştır.
Bu gözlemevinde 16. yüzyılın en mükemmel gözlem araçlarının inşa edildiğini
biliyoruz. Yapılan araştırmalar, bu gözlemevinde inşa edilen gözlem araçları
ile, ünlü astronom Tycho Brahe'nin (1546-1601) Danimarka Kralı Frederic H'nin
himayesinde Hven'de 1576 yılında kurduğu gözlemevindeki gözlem araçları arasında
tam bir benzerlik olduğunu göstermiştir.
Bu aletler; gökcisimlerinin enlem ve boylamlarının bulunmasında kullanılan "zât
el-halâk" (halkalı araç, ar-millary sphere), yıldızların meridyen geçişlerini
gözlemekte kullanılan duvar kadranı (libne, mural quadrant), gökcisimlerinin
yükseklik ve azimutla-rını bulmaya yarayan "zât el-semt" ve "l-irüfâ" (azimut
yarım halkası, azimuthal semicircle), her yönde yükseklik ölçebilen "zât el-şu'beteyn"
(cetvelli araç, turquetuni), yıldızların yükseklik ve zenit yüksekliklerini
ölçmeye yarayan tahta cetvelden yapılmış "rub-ı mıstara" (rub-ı defe, tahta
kadran, cetvelli kadran), Güneş'in ve Ay'ın çaplarını, Güneş ve Ay tutulmalarını
hesap etmekte kullanılan "zât el-sakbeteyn" (iki delikli araç, dioptra), ılım
noktalarının (ekinoks) saptanmasına yarayan ve Takiyüddin'in kendi icadı olan
"zât el-evtar" (kirişli araç), açısal yükseklik ölçen "müşebbehe bi'l-menâtık" (mushabbaha
bi'l-manâ-tık) ve aletlerin dakikliğini artırmak için kullanılan "sindi
cetveli"dir. Bu aletler dışında Takiyüddin mekanik saati de kullanmıştır. Âlât-ı
Rasadiydde ve Sidret el-Müntehâda. saatten bir astronomik alet olarak söz
edilir. Bu saatlerin en önemli özelliği, dakik olmaları; dakikayı ve saniyeyi
verebilmeleridir. Avrupa'da ilk dakika ve saniye bölümlenmesi, 1550 'li yıllarda
yapılmıştır. Takiyüddin de, 1556 yılında kaleme aldığı el-Kevâkib el-Düriyye
adlı eserinde "dakika taksimat'ından söz etmiştir.
Yıldızların sağ açıklıkları, Güneş'le yıldızlar arasında geçen süreyle ölçülür.
Bunun için de dakik saatlere ihtiyaç vardır. Saatler, ancak 16. yüzyılın ikinci
yansında bir gözlem aracı olarak kullanılabilecek dakikliğe ulaşabilmişlerdir.
TAKİYÜDDİN'İN İSTANBUL GÖZLEMEVİ'NDE KULLANDIĞI SAAT
Tycho Brahe, gözlem amacıyla üç saat yaptırtmıştır. Takiyüddin de gözlemevinde
saati bir gözlem aracı olarak kullanmıştır. Âlât-ı Rasadiye'de Batlamyus'un (MS
150'ler), "Zamanı dakik olarak ölçmeyi başarsam, gözlemde tamamiyle bir tasarruf
yapabilirdim" dediği nakledilir. Takiyüddin, Sidret el-Müntebâ'nın aletler
bahsinde de Batlamyus'un dakika bir tarafa, dakiklikte dereceye bile ulaşmak
için bir yöntem bulamadığını ve bundan dolayı dakiklikten "sarfı nazar ettiğini"
yazar. Buna karşılık Takiyüddin, astronomik saati yapmakla, Batlamyus'un
başaramadığını başarmıştır.
Takiyüddin'in kendi icadı olan bu alet, zamanı belirlemek için kullanılan bir
tür mekanik saattir. Sidret el-Müntebâ dan anlaşıldığı üzere, üç ayrı saat
makinesi takımını kapsamaktadır. Her takım, geniş bir rota üzerinde iki akreple
bir yelkovanı döndürür. Her üç takımı birden hareket ettiren kuvvet ise, kısa
bir ipe bağlanmış olan büyük bir ağırlık tarafından sağlanmaktadır. Akrebin biri
saati, diğeri derecelere bölünmüş bir daire üzerinde Güneş'in saat açısını,
yelkovan ise dakikaları işaret etmektedir. Yelkovanın bulunduğu daire 360'a
bölündüğünden, her taksimat arası 10 saniyeyi gösterir. Böylece bunun yansını
alarak 5 saniyeye kadar zamanı tayin etmek mümkün olabilmektedir.
TAKİYÜDDİN'İN EL-KEVÂKİB EL-DÜHİYYE Fİ BEN-GÂMÂTEL-DEVRİVYEMM ESERİ
Takiyüddin'in bu yapıtı, İslam dünyasında mekanik saatlere ve saat yapımına
ilişkin bilinen ilk kuramsal eserdir. Kanunî Süleyman devrinde İmparator
Ferdinand'ın sefiri olarak Osmanlı İmparatorluğu'na gönderilen Baron Busbecq'in,
seyahatnamesinde Türklerin mekanik saatlere ilgi duymadığını belirtmesinden üç
yıl sonra kaleme alınmıştır. Takiyüddin'in cep, duvar, masa saatlerinin yanında
astronomik saatlerle gözlem saatlerini de anlattığı bu kitabı, Batı dünyası da
dahil olmak üzere, bu yüzyılda bu konuda kaleme alınmış en kapsamlı eserdir.
Kitabın girişinde saatlerin tanımını ve kapsamını veren Takiyüddin, bunları üçe
ayırır kum saatleri, su saatleri ve mekanik saatler. Kitabın birinci makalesi,
ağırlık sistemine göre çalışan saatlere ilişkin; ikinci makale ise, zemberekli
saatlerin yapımı üzerinedir. Makalenin başında, bir zembereğin yapılışı tarif
edilir; sonuç bölümünde ise saat yapımının püf noktaları verilir. Takiyüddin
yine bu kitabında, 1561 senesinde, namaz vakitlerini bildiren bir saat
yaptığından söz etmektedir.
Takiyüddin, Kitâb el-Turuk el-Seniyyefî el-Âlât el-Rûhâniyye (Otomatlar Üzerine
Yüce Yöntemler, 1585) adlı eserinde de, makalenin başında sözünü etmiş olduğumuz
gibi, çeşitli mekanik saatler, kaldıraçlar, göllerden, ırmaklardan ve kuyulardan
suları yukarı çıkarmak için çeşitli araçlar ve fıskiyeler tasarlamış ve bunları
ayrıntılarıyla tasvir etmiştir. Burada tasvirleri verilen mekanik aletler, hava,
boşluk ve denge prensipleri üzerine yapılan çalışmalara dayanmaktadır.
Takiyüddin, kitabın giriş kısmında mekanik bir göksel saatin yapımını anlatır.
Bu mekanik saatle, Ay ve Güneş'in boylamları, hangi ayda ve hangi günde
bulunulduğu, Güneş'in hangi burçta olduğu belirlenebilmektedir. Kitabın birinci
bölümü, saatler üzerinedir ve bu kısımda kum saatleri ve mekanik saatler
hakkında bilgi verilir. Bu bölümün ikinci faslı ay saatinin, üçüncü faslı ışıklı
saatin, dördüncü faslı kum saatinin yapımı hakkındadır.
KUM SAATLERİ
Ortadoğu kökenli olan kum saatlerinin, ilkçağlardan beri kullanıldığı
sanılmaktadır; Ortaçağ'da -1300lerde- ise yaygın olarak kullanılmışlardır. Bu
saatlerde, bir cam bölmedeki kum, dar bir delikten belirli bir zaman diliminde
yavaş yavaş alt bölmeye akar ve altta toplanan kumdan zaman belirlenebilir. Bu
saatlerin atası su saatleridir. Kum saatindeki prensip su saatindekiyle aynıdır;
yalnızca burada suyun yerini kum alır. Kullanımı su saatlerine göre daha kolay
olmasına karşın kum saatlerinde saat ölçümü yapmak zordur, zira bu saatler 5,
10, 15, 60 dakika gibi ancak belirli zaman aralıklarını sayacak biçimde
geliştirilmişlerdir.
Osmanlılarda bu saatlerin ne zaman kullanılmaya başlandığını bilmiyoruz, ancak
denizciliğin yükseliş dönemi olan 16. yüzyıldan itibaren yaygın olarak
benimsendikleri bilinmektedir. Osmanlılarda kum saatlerinin hem astronomide hem
de namaz vakitlerinin tayininde kullanıldığı da biliniyor.
USTURLAP
Usturlap, Güneş ve yıldızların ufuk yüksekliklerini ölçüp buradan zaman hesabı
yapmayı sağlayan bir gözlem aracıdır. 3 ana kısımdan oluşur:
Birinci kısım, genellikle pirinçten yapılan dairesel bir levhadır. Bunun
üzerinde göksel kürenin görünen yarısını temsil eden bir veya iki yay ailesi yer
alır. Bunlar yükseklik ve azimutu gösterirler. Bu iki yay ailesi de yerel ufka
göre yerleştirilir.
İkinci kısım, diğerleriyle aynı çapa sahip ek bir levha üzerinde yer alan ve "rete"
adı verilen kısımdır. Bu kısım ekliptiğin derecelerini ve önemli sabit
yıldızların bir kısmının haritasını içerir. Dönüşü, yıldızların gökyüzündeki
hareketini temsil eder.
Üçüncü kısım ise birinci levhanın dış kısmı üzerine yerleştirilmiştir ve "alidade"
(veya el-hidada) olarak adlandırılır. Birinci levhanın dış kısmına çizilmiş olan
taksimatlı kısımdır ve bununla Güneş'in ve gökcisimlerinin yükseklikleri
ölçülür.
Usturlap, astronomide gökcisimlerinin yükseklikleri ve zaman hesaplarında
oldukça yaygın olarak kullanılmış bir araçtır. Ancak 18. yüzyıldan sonra
Avrupa'da kullanılmamış ve Osmanlılarda ise, aynı yıllarda, yapımı usturlaba
göre daha kolay olan rub'u tahtası tercih edilmiştir.
RUB'U TAHTASI
Astronomik amaçlarla yapılan gözlemlerde kullanılan duvar kadranının (libne)
taşınabilir şekli olan rub'u tahtası, özellikle muvakkitlerin kullandığı bir
zaman ölçme aracıdır. Tahtadan imal edilen bu alet, yıldızların yükseklik ve
zenit yüksekliklerini ölçmeye yarayan bir çeyrek dairedir. Aletle ilgili ilk
bilgiler, Harezmî'nin (MS 780-850 civarı) Mefatih el-Ulûm adlı eserinde yer
alır. Rub'u tahtası üzerindeki "zamaniyye yayları" ile gündüz zamanlarını bulmak
mümkündür. Yine bu alet yardımıyla trigonometrik fonksiyonlar da
belirlenebilmektedir.
KIBLENÜMALAR
Kıblenüma, genellikle yolculuklar sırasında kıble yönünün bulunması ve namaz
vakitlerinin belirlenmesine yarayan bileşik bir alettir. Tahtadan ve genellikle
pirinçten ve gümüşten imal edilmiştir ; yuvarlak bir kutu içinde pusula ve Güneş
saatinin bir arada bulunmasından oluşur. Mekanik cep saatleri çıkmadan önce
yaygın olarak kullanılmış ve bir cep saati gibi ihtiyaçlara cevap vermiştir.
Üzerindeki pusula ile yön tayin edilebilmekte, meridyen doğrultusu
belirlenebilmekte ve meridyen doğrultusuna yerleştirilen bir gnomon ile gündüz
saatleri tespit edilebilmekteydi.
Osmanlılarda çok uzun süreden beri tanınan bu alet, İslam ülkelerinde muhtemelen
11. yüzyıldan itibaren zaman ve yön belirlemede kullanılmıştır. Avrupa'da
mekanik saatler ortaya çıkmadan önce, cepte taşınan güneş saatleri mevcuttu.
Ancak bu saatlere pusula ilavesi 1500'lü yıllarda yapılmıştır.
Cepte taşınabilecek kadar küçük kıblenümaların yanı sıra, muvakkithanelerde ve
gemilerde kullanılmak üzere daha büyük boyutlarda kıblenümalar da yapılmıştır.
Bu alet, Osmanlılarda 19. yüzyıl sonlarında mekanik aletlerin ortaya çıkışına
kadar kullanılmıştır.
Kaynak
Yavuz UNAT
İstanbul, Zaman İçinde İstanbul, Ekim 2004, Sayı 51