Belgesel Sinemada Estetik Üzerine...

Ömer TUNCER
imece@tr.net

Öncelikle şunu söylemeliyim;
Belgesel Sinema'yı "sinema", yani "sanat" olarak görmek, onu, "belgeleme", "saptama", "tanıtma"; dahası "eğitim", "propaganda" vb işlevlerinin dışına düşürmez... Hangi amaç için kullanılacaksa çok daha geniş ve etkileyici bir biçimde kullanılmasını da sağlar. Ama temel amacı, yaratıcı ile izleyici arasındaki yaşantı akışını sağlayan bir araç olmasıdır.
Mağara resminden bugüne değin bütün sanatlarda olduğu gibi...

Ortaçağ sonlarına değin insanoğlu kendini "kul" sayıyordu. Bütün sanatlar da, insanın tek yaşantısı olan "gerçek efendi", "değişmezlik"i anlatıyor, insandan insana aktarıyordu. Tek yaratıcı değişmezlik tanındığı için başka bir yaratıcıya gerek duyulmuyordu. Bu nedenle dinsel olsun olmasın ortaçağ sanatında; resminde (dinsel resim), şiirinde (dua vb), mimarisinde (tapınak vb) yaratıcı imzasına rastlayamayız. Varsa da çok zayıftır ya da yapıtını o yüce değişmeze, tanrıya armağan ederken anlatılır.

"Renaissance", yani "yeniden doğuş"un dünyaya yeniden getirdiği "birey"dir. İlkçağdaki doğal ortamında "birey" olarak yaşayabilen insanoğlu, daha gelişmiş olarak yeniden doğuyordu. Bu durumda, "değişmezlik" bile "birey"in yaratısına kalıyor ve "yüce" kavramıyla birleşiyordu.

Renaissance sanatında din konulu yapıtların tümü bize "yücelik" aktarır. Renaissance yapıtlarının hepsi imzalıdır; yaratıcı öznenin adını biliriz.

Renaissance sonrası, yine "birey"in önde olduğu "hümanizma", "aydınlanma" vb kavramların öne çıkması, "birey'in değişebilirliği"nin, efendi "değişmezlik" karşısında verdiği egemenlik savaşıdır. Sanat dünyasında, yaklaşık 500 yıl, bu savaşımla geçer.
19.yy, estetikte, dolayısıyla sanatta artık "birey" kavramının yerli yerine oturduğu yüzyıldır. Impressionism ile sanat bireyin "duyum"larına, 20.yy'da ise Expressionism ile bireyin "algı"larına dönecektir. Bu yüzden 20.yy sanatının temelinde, "doğru" ve "gerçeklik" değil, "öznellik", "bireysellik" ve "değişkenlik" vardır.

Bu bireysel ve değişken yapının içerisinde sanat yapıtı ürettiğini düşünen herkes, bu yapıtı hangi amaçla ürettiğini açık ve secik olarak bilmek, karar vermek durumundadır.
Sanatsal etkinlik, henüz var olmayan bir biçimi üretme etkinliğidir. Henüz bir biçimi olmayan ve var olabilmek için bir biçime gereksinimi olan yaşantılara biçim kazandırma etkinliğidir. 1

Peki belgesel sinemada bu nasıl olabilir. "Gerçeklikler", "doğrular" ve "değişmezlikler" arayan bir sanat dalı değil mi Belgesel Sinema?

İşte Belgesel Sinema'da açmaz gibi görünen, üstelik işin kolayına kaçtığımızda elimizden kaçıvermesi sonucunu doğuran, filmlerde kullanılan teknolojinin büyüsüne kapılıp, belgeseli "teknoloji"yle ya da "marifet"le özdeşleştiren Belgesel sinemanın bu yanı değil mi?

Gerçeklikler, doğrular ve değişmezliklerin; çok zor çekim açıları kullanılarak yapılmış çekimlerin büyüsüne kapılıp kimi filmleri "iyi" diye nitelemiyor muyuz? Karınca yuvasına ya da insan organlarının içine giren kameralar, uçmakta olan bir böceği izleyebilen kamera hareketleri bizi büyülemiyor mu?

Belgeselin sorunu şu: gerçekliğin, doğrunun ve değişmezliğin peşinde biz kendimizi unutmuyor muyuz? Yani gerçekliğin, doğrunun ve değişmezin peşinde olan bu bireyi filmimizde neden duyumsatmıyoruz? Neden onunla izleyici arasında bir yaşantı akışı, yaşantı paylaşımı olmasın? Neden "gerçeklik", "doğru" ve "değişmez"; "ben"i "başka ben"lere taşımıyor?

Yani bir Afrika belgeseli çekerken "ben" bir "özne", bir "birey", bir "değişken" olarak o belgeselin neresindedir?

Başka bir deyişle biz hiç merak edilmeyecek bir konunun filmini yapsak ürünümüz yine de "iyi" sinema örneği olamaz mı?

Kendimizi salt "nü"ler yapan bir heykeltıraşın yerine koyalım. En bilindik çıplak bedenleri her heykelle yeni baştan anlatmanın çekiciliği nedir?

Belgesel Sinema, "anlatılan"la "anlatan"ın en çok birbirine karıştığı sanat alanı.
Yalnızca "anlatılan"ı anlatarak son derece ilginç ve satılabilir örnekler yapma şansımız vardır. Geçim sağlama şansımız da...

Ama kalıcı olma şansımız yoktur. Gerçek anlamda sinema yapmak ve kalıcı olmak için mutlaka "anlatan'ı anlatan", "anlatan'ın yaşantılarını paylaşan" ürünler oluşturmak zorundayız. Ancak bunu başardığımızda ürünümüz gerçek anlamda "sinema" olabilecektir.

Peki sinemada anlatılanın işlevi hiç olmayacak mı?
Kuşkusuz bütün sanat yapıtlarında olduğu gibi, sinema yapıtı her zaman "anlatılan"la kurulur, oluşturulur biçimlendirilir. O olmadan anlatanı anlatmanın olanağı da yoktur. Anlatanın yaşantıları, kendi başına anlatanın iç dünyasında kapalıdır. Onun paylaşılması ise anlatılanlara yüklenirse olanaklıdır. Sanat anlatanın yaşantılarının anlatılanlara yüklenmesi ve biçimlendirilmesi işidir...

Sanatsal etkinliğin ürünü olan sanat yapıtını yapan kişidir sanatçı. Bu öznenin temel, vazgeçilemez ve değiştirilemez özelliği çoğul değil, tekil olmasıdır. 1

Işte "estetik", bu tekilliğin kuramıdır. Düşünce tarihindeki estetik kuramları arasında kişisel düşüncemizi saptamak, ya da özgün düşüncemizi oluşturmak zorundayız. Bakışımız, yapıtlarımızda gözükmeli ve anlatılabilir, daha da önemlisi anlaşılabilir olmalıdır.

Sanatçı, yaşantıyı duyu-algı yetileri aracılığıyla algılanır kılmak üzere yalnızdır. Sanatçı, insana özgü dünyanın (insanlığın) bütününü kendi tekil varlığında ne ölçüde taşıyorsa, o ölçü üreteceği biçimi (yapıtı) belirler. Bu ölçü sosyolojik anlamda toplumsallığı da aşan bir ölçüdür. Bu ölçünün oluşması için sanatçı bireyin insanlık karşısında yalnız olması gerekir. Sanatçı kişilik bu yalnızlıktan doğar. Doğarken verdiği ürünlerle yalnızlığını aşar, yeniden insanlığın bütününe katılır. 1

Sinema da bütün öteki sanat dalları gibi, içinde yaşadığı çağın estetik kuramlarından kuşkusuz etkilenecektir. Bu kuramlar, bütün sanat dallarında kendini gösterir. Asıl tartışma bütün sanatların ürünlerini ve kuramlarını gün gün izleyebilmek ve kendi yerini bunun içinde "var" tutabilmektir.

Belgeselciler birliği bunun için bir yanıyla da genel sanat estetiğinin, özel olarak da sinema estetiğinin ciddi birer kuram olarak tartışılıp konuşulduğu bir ortam olmak durumundadır.

Bize okullarımızda estetik öğretilmiyor. Sanat okullarımızda bile... Estetik bilmeden herhangi bir sanatın bırakın üreticisi olmayı, eleştirmeni, dahası tüketicisi bile olmak o denli kolay değildir.

(...)

Sanatsal dil, tıpkı anadil öğrenir gibi toplumsal yaşam içinde yaşanarak öğrenilir, bilimsel ve felsefi bilgi gibi ya da nesneler dünyasına ilişkin 'pratik' bilgi gibi belleyerek değil.

Kutsallıklara, yüceliklere sığınmaya gerekseme duymayan bir dünyayı oluşturmak için; insanların birbirine yettiği bir dünyayı oluşturmak için; geleceğin dünyasını oluşturmak için; "ben"lerin yaşantılarını başka "ben"lerle paylaşmasını sağlamak için bütün sanatçıların, sinemacıların, belgesel sinemacıların ortak bir dünyada buluşması gerekiyor.

Sanatsal dili kullanabilmek, ürünlerini yaratabilmek sanatlarla iç içe bir ortamda yaşayarak olanaklıdır. Kaçımız, diyelim ki son bir ay içinde bir yazın dergisine göz attık? Kaçımız, son bir ay içerisinde herhangi bir sergiye gittik? Kaçımızın yolu bir konsere ya da tiyatroya düştü?
Peki, kaçımız son bir ay içinde sinemaya gitti?
Herkes bu soruların yanıtını kendine vermelidir?

Bir estetik yazısı okumayalı bin yıllar olmuş gibi...
Kendimizi bilelim. Bu koşullarda sinema yapıtı üretmemiz beklenemez... Bunu alanımıza yönelen genç insanlarımıza da anlatmak durumundayız. Onlara demeliyiz ki, "gelecekte yapacağın 'film' sinema falan olmayacak, bu koşullarda da olamaz, bizim size öğretebileceğimiz, çekirdekçi rıza ustanın çekirdeği nasıl kavuracağına ilişkin bildiği tekniklerden öte niteliksel özellik taşımaz; bu da 'sinema' denilen şeyi var etmek için değil, izlemek için bile yetmez"...

Bizim alanımızda da sinema yapıtının yaratılması için gereken ortamı sağlamak üzere savaşım vermek, Belgeselciler Birliği'nin görevi olmak zorundadır. Kendisi, örgütsel olarak, yapabildiğince bu ortamı oluşturmakla ve yaşatmakla kalmamalı, bu ortamın oluşmasında görev alması gereken, devlet başta olmak üzere, bütün örgütlere tüm gücüyle baskı yapmalıdır. Etkinliklerimiz günden güne gücünü ve baskısını artırmak zorundadır.

Bu ortamı yaratamazsak, ABD sinemasının başına gelen gibi, ulaşabileceğimiz en üst düzey, en iyi kavrulmuş çekirdeği elde edebilmekten öte değildir. Bu da ne kalıcılığımız için, ne geleceğimiz için ne de dünyamız için yeterli olacaktır.





Ömer TUNCER