Sinemanın gidişatı uzun metraj dramatik filmlerin gişe verilerine bakılarak ya
da senede üretilen adetleri üzerinden değerlendirilir genellikle. Oysa sinema
yalnız uzun metraj dramatiklerden ibaret değil. Kısa film, belgesel hatta video
sanatını bile kapsamakta. Ancak salonların, televizyon kanallarının bunlara
yeter ölçüde yer vermeyişi geniş kitlelerle buluşmalarını ve yeni üretimlerin de
artmasını, çeşitlenmesini engellemekte.
Ersan OCAK sinemanın işte bu az tanınır alanları ile uğraşmakta. Başkent
Üniversitesi’nde akademisyen, daha önce ODTÜ- GİSAM’da çalışmış. 28- 29 Kasım
günlerinde Berrin BALAY’la birlikte DSM Sinema Kulübü’nün atölye çalışmaları
için Diyarbakır’daydı. Ersan OCAK’la belgesel, kısa film, video sanatının nasıl
yaygın gösterim olanaklarına kavuşabilecekleri, bölgemizin sinema üretim
potansiyeli gibi konularda söyleştik.
- Belgesel, kısa film, video art gibi belki sinema içerisinde alternatif olarak
algılanabilecek türler uğraş alanınız, bunlar içerisinde de belgesel önde
görünüyor, belgeseli sizce ayrı kılan nedir?
- Ben aslında video sanatıyla ve belgesel sinemayla ilgileniyorum. Belgeseli
bunlar içerisinde ayrı kılan şey... Bu aslında benim hayatımdaki dertlerimle
alakalı bir şey, dertlerimi anlatırken hangi ortam hangi tür uygunsa ona
gidiyorum. Yani sürekli belgesel yapmıyorum. Video sanat işleri de yapıyorum,
kısa filmler de yapabilirim, yaptım geçmişte nitekim, tekrar dönebilirim.Bu
benim gündemimdeki meselelere baktığımda o meselenin hangi alanda hangi türde
daha iyi üretilebilecekse, hangi çalışmayla daha karşılığını bulabilecekse
onunla uğraşmak demek.Belgesel açısından da son 5 yıldır, aslında Marmara
depreminden bu yana, sosyal duyarlılık projeleriyle uğraşıyorum.
Bu topraklarda sosyal duyarlılığın artmasına çok derinden duyulan ihtiyaca
inandığımdan dolayı daha çok belgesel alanına yöneldim. Gerçekliğe kameranın
aracılığıyla ama daha sinematografik bir gerçeklik olduğunun farkında olarak
–çünkü o tam bir gerçeklik değil aslında – bir yerinden bulaşıp, mesele ettiğim,
dert ettiğim bir şeyle belgesel üzerinden uğraşmak bana daha doğru geliyor şu
anda. Benim önceliklerim, bence bu memleketin öncelikleri orada duruyor.
- Yani sizi daha çok anlattığı için mi?
- Hayır aslında tam öyle değil, çünkü öbürlerinde de sinema beni daha çok
aktarabilir, anlatabilir. Ama şu an mesele ettiğim şeyler belgeselde aktarılsa,
belgeselde anlatılsa daha fazla karşılık bulacak, o türde daha iyi
anlatılacaklar.
- Peki nedir sizce belgesel?Bugün TV kanallarını gezerken national geo’da,
discovery’de, history çenıllarda gördüklerimiz midir? Yoksa bunun çok ötesinde
başka bir şey midir?
- Saydığınız kanallarda gösterilenlerin hiçbirinin belgesel olduğunu
düşünmüyorum. Bunları okulda öğrencilerime anlatırken belgesel türü içinde alt
alanlar olduklarından bahsedebilirim, ama kişisel kanaatim bunların belgesel
olmadığı yönünde.
- Neden belgesel değiller?
- Çünkü bunlar her şeyden önce ideolojik anlamda menfi/gerici biçimde manipüle
edilmiş; tarihi, doğayı, tek yanlı okuyan çalışmalar. Aslında yaşamı tek yanlı
okuyan ve bu ideolojik manipülasyon içerisinde veren kanallar. Neredeyse
belgeselleri kalıplara döküp döküp hep aynı filmleri gösteren kanallar. Ele
aldıkları meseleyi, doğa, tarih her neyse ne olduğunun ehemmiyeti yok, olayı hep
aynı şekilde, aynı gizli mesajları barındırarak veriyorlar.Bu da belgesel
olamaz.
- Peki doğrusunu nerede bulabiliriz?
- Doğrusunu nerede bulabilirsiniz, evet, doğrusunu isterseniz, bunu çok fazla da
bulamazsanız, çünkü bugün bu kanalların dışında belgeselin yayınlandığı yer en
çok TRT olabilir. Onun dışında da birkaç kültür ağırlıklı yayın yapan kanalda
bunlara erişmek mümkün. Ama orada da belgesel hala –kısa film de aynı kadere
sahip, hatta daha da kötü durumda- kimsenin seyretmediği saatleri doldurmak için
kullanılan ya da çok az sayıda, bir elin parmaklarını geçemeyecek ün yapmış
yönetmenlerin belgesellerinin gösterildiği kanallar olarak kalıyor. Bu durumda
belgesel ne yazık ki ancak festivallerde izleyiciye ulaşabilen, festivaller
dışında özel gösterimler düzenlenerek, belli sivil toplum örgütlerinin
düzenlediği bazı organizasyonlarla gösterilme imkanı buluyor. Bu da dar bir
çevreye hitap ediyor, hatta hiç kaderi olmadığı, niyeti ve hedefi de olmadığı
halde seçkinci bir pozisyona yerleşiyor. Ama belgesel seçkinci bir alan değil.
- Video sanatı için de aynı şeyi söyleyebilir misiniz?
- Video sanatı daha başka bir altyapıyı gerektirebilir, illa da öyle olmak
zorunda da değil diğer yandan. Yani video sanatı da üst düzey bir formasyonu,
eğitimi gerektirmeden yapılabilmesi mümkün bir alandır ama oradaki işlerin de
doğasında yatan nedenlerden dolayı seçkinci gibi olduğunu söyleyebilirim.
- Belgesel, kısa film, video sanat işleri dediğiniz gibi uzun metrajlılara göre
geride kalıyor, bunlara ilginin artmasını nasıl sağlayabiliriz gösterim
şanslarının yaygınlıklarının artması için?
- Aslında çok bilindik şeyler, sinema salonlarının bunlara kapısını açması, TV
kanallarının bunları göstermesi denilip, kestirilip atılabilir. Benim bunlardan
hiç bir umudum yok. Yani bugün yasa gereği sinema salonlarının film başlamadan
önce kısa film göstermesi gerekiyor, ama reklamlar bu kapsamda kısa film kabul
edilerek hiçbir kısa film gösterilmiyor.Bir şekilde geçiştiriliyor.Yasanın
etrafından dolanılıyor.
- Ulusal kanallar, tv’lar neden değerlendirilemiyor bu anlamda ?
- Ulusal kanalların, tv’ların ideolojik pozisyonları, yapıları buna müsait değil.
Bundan da bir şey beklenemez. Benim en büyük umudum festivallerin, sivil toplum
örgütlerinin dışında yerel ve bölgesel tv’lar. Bugün yerel ve bölgesel tv’lar,
yurtdışındaki örneklerine de bakıldığında, Türkiye’de çok da uzak olmayan bir
tarihte aslında çok önemli bir seyirci oranına erişecekler.Bu kanalların bir çok
sorunları, teknik altyapı, bütçe sıkıntılarının yanında çok ciddi de bir program
dolduramama, akış tamamlayamama sorunları var. Nitelikli yayınlar onlara
iletilecek olursa bunları göstereceklerine dair bir şüphem yok. Bunu bir
organize etme meselesi var sadece, çünkü bireylerin yani kısa film ya da
belgesel yapanların çoğaltmalar yaparak bunlara erişmeleri zor görünüyor. Ama
bunlar da gelişen teknoloji ile yeni ortamlarla mümkün olacak, ayrıca yavaş
yavaş kıpırdanmalar yeni örgütlenmeler oluşuyor. Ben en çok yerel ve bölgesel
televizyonlardan umutluyum. Bence zaman içerisinde ulusal kanallara muhtaç
kalınmadan belgesel, kısa film hatta video sanat işleri yerel ve bölgesel
kanallarda yayınlanacaktır. Hem de düzgün zamanlarda büyük bir seyirci kitlesine
erişerek. En büyük beklentim de bu topraklardaki halkın cahil olduğu
önyargısının kırılıp aslında tam da bu insanların bunu çok iyi kavrayacağının
anlaşılmasıdır. Bu en seçkinci gibi duran video sanatı için bile geçerlidir.
Belgesel ve kısa film için böyle bir sorun yoktur zaten.
- Örnekleri verilmeye başlandı mı bu dediklerinizin? Belgesel kısa film ve video
sanat işleri bölgesel ve yerel tv’larda gösterim alanı bulabilmeye başladı mı?
- Bunun örneği aslında benim bildiğim kadarıyla İstanbul’da Bilgi
Üniversitesinde başlayan bir projeyle verilmeye çalışılıyor. Ethem Özgüven’in
başlattığı sosyal reklamlar projesi. Sosyal reklamlar projesinde yerel tv’ların
istediği formatlarda derleme yapılmakta. Onların istediği formatlarda kamu yayın
hakkı sınırsızca verilmekte.Yine bildiğim kadarıyla bu proje gelecek sene
belgeselleri, ondan sonraki sene ise kısa filmleri kapsayacak.
Benim de bir süredir benzer bir projem var: 1999 yılındaki depremin ardından
yaptığım “Deprem” filmimi, umarım, 17 Ağustos’tan başlayarak yine tüm kamu yayın
haklarını sınırsız bırakarak, filmi bölmeden parçalamadan göstermek şartıyla,
yerel ve bölgesel tv’lara dağıtacağım. Bunu film için bir bedel istemeden
yapacağım. Bunun karşılığından yerel ve bölgesel kanallardan tek bir beklentim
var: Ne zaman yayınladıklarını faksla, telefonla ya da e- maille bildirmeleri.
- Demek bu işleri en fazla festivallerde bulabiliyoruz.Ülkemizdeki festivalleri
nasıl buluyorsunuz?
- Festival dediğimiz memlekette bir alanı oluşturdu. Bu bir sektör, kültürel
sektör. Burada artık işin uzmanı profesyoneller çalışmaya başladı. Ama ne yazık
ki memlekette yine bu bir sivil toplum alanı olduğundan ve o alanda da maalesef
sivil toplum anlayışımızdaki yanlışlar festivallere de yansıdığından festivaller
dayanışmacı değil rekabetçi bir hâl alabildiler.
- Rekabeti neden dışarıda tutuyorsunuz?
- Bence sivil toplum alanında doğru olan “dayanışma”. Sivil toplumun hangi alt
alanında çalışıyor olursanız olun dayanışma gerekir. Rekabet terimini ve bakış
açısını buraya sokmamak lazım.
- Rekabet ticari bir kelime olduğundan dolayı mı uzak duruyorsunuz?
- Aynen öyle. Yani bu tecimsel anlayışın sosyal alana dahil edilmesi aslında hiç
de doğru değil. Dayanışma daha doğru bir terim, daha doğru bir kavram. Bunun
altının doldurulması lazım. En azından festivallerin konulu konusuz daha geniş
kapsamlı ya da dar çerçeveli de olsa Türkiye’de yapıldığı kentlerdeki festival
takvimlerinin daha dikkatli yapılması bu anlamda festivaller arası bir
organizasyon oluşup bu konunda en azından bilgi alışverişine girmeleri gerek.
- Neden festival takvimleri dikkatlice, festivaller arası uyumla belirlenmeli ?
- Çünkü festival seyircisi dar bütçeli insanlardan oluşuyor. Arka arkaya yapılan
festivaller bir kentte festival çokluğunu gösterir gibi olsa da takip edilemeyen
boş salonlarda gösterilen filmler söz konusu oluyor.Yani bundan sıyrılmak lazım.
- Festivallerin uzmanlaşmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Festivallerin uzmanlaşması doğal bir süreçtir. Bu gelişmiş ülkelerde zaten
böyleydi.Türkiye’de de zaman içerisinde böyle olacaktır.Ve onun daha dar daha
uzman daha ilgili seyircisi ve bununla beraber konuya ilgisi daha başlangıç
düzeyinde seyircisi orada yerini bulacaktır. Bunu gayet olumlu karşılıyorum.
Burada hiçbir sorun yok, bu doğal süreçtir. Ama festivaller gitgide ticari hal
alıyorlar, bilet ücretlerindeki yükselişle öncelikli hedeflerini kaybediyorlar.
Burada toplumsal bir yarar gözetilmesi gerekiyor, sivil toplum alanında
çalışıyorsunuz çünkü. Bilet fiyatları yükseldikçe aslında siz belirli bir
zümreye film gösteriyorsunuz.
- Ülkemizdeki belgeselcilerin, kısa filmcilerin bir araya gelebildikleri, sizin
çokça vurguladığınız dayanışmanın gösterilebileceği bir platform var mı?
- Belgesel filmciler arasında ciddi bir belgesel sineması örgütlenmesi var.
Merkezi İstanbul olmak üzere İzmir’de, Eskişehir’de, Ankara’da örgütlenmiş böyle
bir meslek birliği var: Belgesel Sinemacılar Birliği (BSB) Belgesel sinemacılar,
örneğin İstanbul’da, Uluslararası Belgesel Film Festivali ve bir uluslararası
konferans tertip ediyorlar. Ben de bu Belgesel Sinemacılar Birliği’nin kurucu
üyelerindenim, belgesel alanında bu var, başka da benim bildiğim kadarıyla
belgesel filmcilerin örgütü yok. Farklı gruplar, BSB’ye alternatif gruplar var,
olması da doğal ve iyi. Ama bunların da genel dayanışma ve bilgi alış verişi
düzeyinde sürmesi lazım, bunun rekabet biçiminde kurulması bizim bugün sivil
toplum alanında yaşadığımız en büyük sakatlığı, arızayı gösterir. Çünkü sivil
toplum alanını bir rantiye alanı olarak görürseniz, bu işi rekabete,
çekememezliğe, bir iktidar alanına tahvil edersiniz ki çelişirsiniz...
- Kısa film alanında var mı örgütlenmeler?
- Kısa film alanında farklı yerlerde var, İstanbul’da İFSAK ve farklı gruplar
mevcut.
- Bu alandakiler başarılı mı sizce?
- Bunu ben ölçememem ama İstanbul’da yıllardır sürdürülen bir kısa film
festivali var. Her sene de İstanbul’da yeni kısa film festivalleri genellikle
sponsor desteli olarak ortaya çıkıyor, ama bunların ne kadar gelenekselleşip
gelenekselleşmeyeceği sponsor mekanizmasının Türkiye’deki arızaları nedeniyle
bence biraz soru işaretli ama İstanbul’da yıllardır süren bir kısa film
festivali var, bu kıymetlidir.
- Neden kıymetlidir?
- Yalnızca kısa film gösterilen bir festival çünkü bu..Bir de kısa filmcilere
çok faydalı olabilecek bir projeden bahsetmek istiyorum. Ankara’da VİDEA adında
bir grup şu an bir dernek haline gelip Türkiye’de bir kısa film veri tabanı
oluşturmak için bir proje başlattılar ki bu çok önemli bir proje.
- Neler sağlayacak kısa film veri tabanı?
- Böyle bir veri tabanı Türkiye’de kısa film yapanların internet üzerinden
ürettikleri filmi bir veri tabanına girmelerini, böylelikle de Türkiye’nin
neresinde olursanız olun kim nerede ne üretiyor, o filmin verileri neler ve ben
bu filme nereden ulaşırımın verilerine ulaşmak mümkün olacak. Filmin kendisine
değil. Uzun vadede belki filmin bir kısmının internet üzerinden de seyredilmesi
mümkün olacak. Bu arada bir kısa film festivalini atladım ki çok önemlidir :
İzmir Kısa Film Festivali. Daha önce katıldığımdan biliyorum organizasyonu çok
başarılı bence bugün artık gelenekselleşmeyi başarmış bir film festivalidir.
- Bildik üretim merkezlerinin, İstanbul'un, Ankara'nın dışında bir yer olarak
Diyarbakır sizde ne tür beklentiler oluşturuyor?
- Diyarbakır'a atölye yapmak için bu ikinci gelişimiz.. Diyarbakır merkez olmak
üzere, aslında Güneydoğu Anadolu'dan da bugün kendileri taşra üniversitesi
olarak anılan benim Anadolu üniversiteleri demeyi tercih ettiğim
üniversitelerden çok iyi işler çıkabilir, ki bunlar Doğu Anadolu'yu da,
Karadeniz'i de, İç Anadolu'yu da tutuyorlar. Buralar şu an için geri kalmışlık
gösteren yerler; ama tam tersine ben çok umutluyum.. Öyle umutluyum ki Batı'da
İstanbul, İzmir, Ankara merkezli gibi duran kısa film, belgesel, video sanatını
tekelinde gibi tutan anlayışın içerisine böyle gümbür gümbür; geriden de olsa
güçle, inançla, tutkuyla gelen çalışmaların oluşacağına inanıyorum. Bu biraz
zaman alacak ama buradan gelen şey kesinlikle daha sağlam, altyapı anlayışı daha
geniş, vizyonu daha geniş, ne yaptığını daha iyi bilen, meselelerine daha sadık
bir yerden geliyor. Batı'da bolluk içinde bir yokluk, memleketin güneydoğusunda
ise yokluk içinde bir üretkenlik ve yaratıcılık var. Sanat yapmak için
ihtiyacınız olan şey, aslında bolluk değil yaratıcılık ve üretkenliktir.
- Diyarbakır'daki sinema kulübünün iki günlük çalışmalarına neler sığacak?
- İki günlük çalışmaya bir şeyler sığdırmak gerçekten zor. DSM'deki sinema
kulübünün her şeyden önce kompozisyonu çok farklı. Büyük bir kısmı öğrenci
olmayan, hayatını kazanan, çalışan, farklı meslek gruplarından gelen insanlardan
oluşuyor. Böyle bir sinema kulübünde tabii ki insanların sadece hafta sonu boş
olması iki günlük bir atölye çalışmasına zorladı bizi. Bu süre belgesel ya da
kısa film üretmek için yeterli değil; ama bu atölyeden beklentimiz bir kısa film
üretme sürecinin genel çerçevesini çizmek ve bunu hissettirmek, burada dün
itibariyle başlattığımız projenin sonlanmasını görmek.. eğer bu üretim süreci
deneyiminden geçilirse DSM Sinema Kulübü bundan sonra her yıl ciddi sayıda film
üreten bir başka merkez haline gelecektir. Şu ana kadar yapılan üretimlerde de
ben Ankara'da özel bir üniversitede çalışan bir akademisyen olarak şunu
söyleyeyim; bolluk içerisinde böyle nitelikli yapımlar uzun süredir görmemiştim.
- Siz 'anlatı' terimini tercih diyorsunuz. Bu, tanımlara sıkışmak korkusundan mı
kaynaklanıyor? Günümüzde türler arası geçişkenlik kabul görür bir şey olsa da,
insanlar belli tanımlara hapis olmaktan korkuyor sanki, sizinki de böyle bir şey
mi?
- Aslında 'anlatı' demiyorum.. Yani sinemaya 'sinema' diyorum; ama eskiden böyle
düşünmesem de işin içine video sanatını da dahil ederek artık ben film
üretmekten bahsediyorum.
- 'Önceden öyle görmüyordum' dediniz. Peki video sanatı nasıl dahil oldu sizin
onayladıklarınıza?
- ‘Video art’ dediğimiz şey, aslında bu memlekette hala toy kabul edilen bir
alan olmakla beraber biraz kafamızı kaldırır, bunun kökenine, Batı'da nasıl
oluştuğuna bakarsak, 60'lardan beri uygulanan bir sanat dalı olduğunu görürüz.
Bu durumda sinemanın yarı yaşına yakın bir yaş demek, artık genç, toy olduğu
söylenemez. Video sanat alanı artık egemen sanat alanı içerisinde dahi kabul
görüyor, yani şöyle örnek vereyim: İstanbul'daki bienalde video sanatı eserleri
bienalin yarısından fazlasını işgal etti.
- Ciddi bir disiplin oldu yani video sanatı?
- Bir ‘disiplin’ oldu mu, bilemem. Yıldız Üniversitesi'nde adında video geçen
bir bölüm bile kuruldu. Artık video sanatının da neredeyse konvansiyonları
oluşmaya başladı; ama doğası gereği de sürekli bundan kaçan bir alan olarak
karşımızda. Yani o pek ele avuca sığmak istemeyen, hani 'Video sanatı böyle
yapılır' diye kalıba dökülemeyen bir alan.. Bu bir özgürlük alanı, ama bunun
Türkiye'de yanlış anlaşılan bir yanı var: Beceriksizliklerin de, nereye
konulacağı bilinemeyen işlerin de atıldığı bir çöplük gibi.. Bunu da ben kabul
edemiyorum. Çünkü o alanda ben de varım.
- Uzun metrajlı dramatik film düşündünüz mü hiç?
- Aslında benim sinemaya başlayışım tam da böyle düşüncelerleydi. Sonra onları
terk ettim. Türkiye'de çok yanlış bir kanı var. Bunu ‘abilerimiz’
diyebileceğimiz bir kuşağa havale ediyorum, onların vizyonunun darlığına
veriyorum. Yani 'Küçükken, öğrenciyken, toyken kendini geliştirmek için kısa
yaparsın, kendini geliştirince de uzun yaparsın' diye bir anlayış var. Bu
tamamen yanlış.
- Edebiyattaki küçükken öykü büyükken roman gibi öyküyü aşama hatta aşağı gören
anlayışa benziyor...
- Öyküyü aşağı görmek yapılabilecek bir şey değil, vicdan kaldırmaz.
- Dünyada kısa filme bakış bizdeki gibi mi?
- Uzun metraja doğrudan başlayan birçok yönetmen var. Bununla beraber kısayla da
başlayanlar var. Ama kısa filmlerini uzun yapmak için yapmış değil birçoğu.
Fransa'da bir gelenek var yalnız, Fransa'da kısa film çekmeden uzun metraj film
çekemezsiniz. Bu Fransız ekolünün yaklaşımı, onun dışındaki ülkelerde böyle bir
şey yok. Bugün biliyoruz ki Almanya'nın neredeyse ulusal düzeyde bir kısa film
anlayışı var. İngiltere'nin, İspanya'nın keza öyle. Latin Amerika'da da böyle
şeyler var.
- Filmlerinizde müziği kullanmamaya başladınız. Müziği neden dışlıyorsunuz?
- Tümüyle vazgeçmiş değilim. Ama müziği kullanmaktan imtina ediyorum, kaçındığım
yerler var, çünkü müzik bir sinemacı için, film yapan herkes için bir yandan
uzak duramayacağı bir alan. Eğer görüntü işin yarısıysa ses de diğer yarısı.
Bunun içerisinde müzik güçlendikçe görüntüyü ezme potansiyeli artan bir hal
alıyor. Aslında bunu şöyle yorumlamak lazım: Müzikle baş etmeyi bilmelisiniz,
eğer müzik kullanıyorsanız görselliğin de iyisini yapmak durumundasınız.
- Siz baş edemediniz mi müzikle?
- Ben şöyle bir geri çekilişte bulundum: Müzik üretmiyorsam, üretenlerle de sıkı
bir ilişki içerisinde değilsem, ses kuşaklarını kendim tasarlayarak müzikten
uzak durmaya, bu gücü elimde tutmaya çalışıyor, böyle bir tercihte bulunuyorum.
- Ses kuşaklarını nasıl düzenliyorsunuz? Ve en önemlisi bunun görüntüyle
bütünlüğünü nasıl sağlıyorsunuz?
- Yaptığım filme bağlı olarak sesi ayrıca sağlıklı biçimde kaydedip, doğru
mikrofonu, doğru kayıt düzeyini kullanıp, görüntü montajını da bitirdikten sonra
ses montajı yapmaya başlıyorum. Sonra görüntü- ses miksajına giriyorum, yani
ikisini birleştirmeye ve birlikte çalışmaya başlıyorum. Filmi bitirdikten sonra
önemli kurallardan biridir, sesini kapatır seyredersiniz ve görüntülerin kendi
başına varlık göstererek işlemesi gerekir. İşlemiyorsa, görüntü sesi dayanak
alıp sesle ancak varolabiliyorsa, görüntüyü tam anlamıyla kıvıramamışsınız
demektir. Aynı şekilde sesi dinlemek, sesin kendi başına varolabilmesi demektir.
Sonra ikisi bir araya geldiğinde niteliksel olarak bir sıçrama yaratması
gerekir. Yani buna aslında filmle müzik, daha doğrusu görüntüyle ses arasında
diyalektik bir ilişki olarak bakabilirsiniz. Birinin tezi öbürünün antitezi olup
sentez dediğiniz yere niteliksel bir sıçramayla ulaşır. Ve aslında vardıkları
nokta 'sinema' dediğimiz şeydir.
- Belgeselin diğer film türleriyle alış- verişini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sizce bu alış- veriş belgeseli zenginleştiriyor mu, yoksa bir şeyleri eksiltiyor
mu?
- Kaçınılmaz olarak belgesel televizyonla yaşadığı flört alanında, Türkiye'ye
yeni yeni gelmekle beraber biraz dejenere olmak gibi bir süreç yaşıyor. Docu-
show'ların, dedektiflik belgesellerinin, polis takip belgesellerinin Türkiye'de
örnekleri yavaş yavaş çıkmaya başladı. Ama benim bunlara itirazım yok. Yani TV
denen dünya içerisinde, onun önünüze koyduğu ideolojik göz ve monitör düzeyinde
bunların olmasını ben çok doğal karşılıyorum. Bunlara ayık olmak lazım.
- Nitelikli belgesel de bize aynı monitörden yansıyamaz mı?
- Yansıyabilir tabi; ama TV kanalları buna açık değiller. Belgesel ise şu anda
daha deneysel formlarla buluşarak sinemanın içinden geliyor, onun dışında bir
alan değil. Belgesel sinemanın parçasıdır, onun içinde kendisinin de yeni
arayışları olacaktır ve her ikisindeki yeniler muhakkak ki birbirini
etkileyecektir. Yani belgeselin bir alt alan olarak beslenmesine paralel olarak,
sinema da belgeselden besleniyor. Bu ikisi kaçınılmaz olarak bir araya
gelecekler. Gelecekler derken, eriyerek ortaya tek bir sinema çıkarmayacaklar;
birbirleri içine geçecek ve etkileşim halinde olacaklar. En doğrusu da bunun
böyle olmasıdır.
- Yakın bulduğunuz, beğendiğiniz, etkilendiğinizi düşündüğünüz yönetmenler var
mı?
- Doğrusunu isterseniz benim önüme model olarak koyduğum özel bir
yönetmen yok. Ama önemli olan 'Türkiye'de kim sinema yapıyor?' sorusudur bana
göre.
- Güzel soru (gülüşmeler).. Peki, kim sinema yapıyor ülkemizde?
- Bugün Türkiye'de sinema yapan kişiler bellidir.. Nuri Bilge Ceylan sinema
yapıyor. Ama burada insanlar ancak yurtdışına gidip ödül alıp gelince ünlü bir
yönetmen olmayı becerebiliyor. Çünkü bu memleketin böyle bir kendini aşağı görme
kompleksi var. Yurtdışında onanırsanız, orada kabul görürseniz burada da kabul
görüyorsunuz.
- Sizce başka sahici sinemacı kimler var?
- Zeki Demirkubuz gerçekten önemli bir sinema. Derviş Zaim iyi bir başlangıç
yaptı, arkası gelebilirdi ama önce bir geri çekildi. Ondan iyi şeyler çıkacaktır
diye umut ediyordum, 'Tabutta Rövaşata' arkasını getirmesi gereken bir filmdi,
ama bence sonrakiler 'Tabutta Rövaşata'yı yakalayamadılar. Bununla beraber bazı
yerli yönetmenler var. Ben Serdar Akar'dan özellikle 'Gemide' filmi nedeniyle
çok umutluydum ama sonrakilerde o da sinema sektörünün içinde film yapma
koşullarına mahkum kalınca sinematografiden ödün vermeye, uzaklaşmaya başladı;
ama sineması da geri gelebilir. Yani Kurtlar Vadisi'nin yönetmenliğini yapmamayı
gerektirir bu. Ama tabi maddi koşullar ve hayat gerçeklerine hiç kimse hiçbir
şey diyemez. Bundan dolayı da bir suçlamada bulunulamaz.
- 'Sektör' sözcüğü sinemanın ardından çok kullanılıyor. Bu da sizin tecimsel
bulduğunuz için uzak kalmayı tercih ettiğiniz rekabeti içinde barındırıyor ya da
çağrıştırıyor. Bu sizi rahatsız ediyor mu?
- Buna şöyle bakmak lazım: Sinema kurulduğu günden beri tecimsel bir alanı ve
sermayenin aktığı bir alan olarak kendi sanayisini inşa etti ve başından beri
tecimseldi. Bunun adı artık dünyada Hollywood yüzyılı aşkın süredir.
- Avrupa'da farklı mı oldu?
- Avrupa'da da farklı olmadı. Avrupa sanat sineması içerisinde Almanya'da da,
İtalya ve Fransa'da da aslında bu bir sanayi olarak kuruldu. Yalnız onlar
Hollywood'un karşısında ulusal sinemayı savunmak adına sanat sinemasından yana
tercih kullandılar. Bu arada şöyle bir gerçek var: Ben Türkiye'de hiçbir
yönetmeni 'Tecimsel sinema yapıyor' diye suçlayamam. Ama bunun alternatif
yolları olduğunu, en azından Nuri Bilge Ceylan ile Zeki Demirkubuz kanıtladılar.
Böyle yönetmenlerin sayısı çoğalabilir.
- Bu yönetmenlerin sayısı neden çoğalmıyor?
- Sorun şu: Türkiye'de bağımsız sinema oluşmadı. Daha doğrusu, örgütlenerek
oluşmadı. Bugün Amerika'da bile bağımsız sinema var, o da sermayenin kökenleri
açısından Hollywood destekli. Ama bağımsızlığını elden bırakan bir sinema değil.
- Düşük bütçeli iyi filmler yapılamaz mı?
- Burada yine Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz diyeceğim.. Çünkü bence bunun
örneğini veriyorlar. Ama büyük projeler, büyük prodüksiyonlar da yapmak
isterseniz; bağımsız sinema sermayenin ilgisini çekip, kendi başına içerik ve
biçimlerine, üsluplarına bulaşılmadan, meselelerine karışılmadan, bağımsızlık
korunarak film yapılabilir. Benim buna bir itirazım yok. Türkiye'de bu
oluşmamıştır; ama dediğim gibi bence iki isim var. Bunun dışında tek tek filmler
yapıp iyi işler çıkarabilen yönetmenler kaybolup gidiyorlar.
- Kütahya'nın bir köyünden film çıktı mesela.. Onu nasıl buluyorsunuz?
- Ahmet Uluçay... Burada kendisine Ahmet Abi diye hitap edebilirim. Ahmet Uluçay
Türkiye'nin yetiştirdiği iyi bir yönetmen ve bence örnek insanlardan biridir.
Köyde yaşayan bir adamdır ve sinema yapmaktadır. Ahmet Uluçay bu anlamda
hayallerin peşinden koşulabileceğini, tutkuyla, inançla gidilirse sinema
yapılabileceğini de kanıtladı.
- Kısa filmleri de var mı?
- Kısaları nitelikli kısadır, ve iyi bir kısa filmcidir.Uzun yapma hayali vardı,
gerçekleştirdi, kısa filmci kimliğinden vazgeçtiğine inanmıyorum.İnanmak da
istemem.O kısa filmi de hakkıyla yapan biri.
- Siz model bir yönetmen olmadı benim için dediniz? Ama etkileşim de oluyor
yönetmenler arasında. Bunun zararsız dozu nasıl ayarlanır? Bazı filmlerde başka
yönetmenlerden izler biz izleyicileri hayal kırıklığına uğratabiliyor, örneğin
bir arkadaşımız sinema kulübünde Tarkovsky filmlerini izledikten sonra önceleri
çok sevdiği Nuri Bilge Ceylan’dan soğuduğunu söyledi. Ne dersiniz?
- Ben dozu derece diye ifade etmek isterim ama önemli olan şu: Sinema 100
yüzyılı aşkın bir birikime sahip.Bu birikimi görmezden gelemezsiniz. Bunu teorik
düzeyde de uygulama ve son ürün olarak film düzeyinde de görmezden gelemezsiniz.
Tabii ki yapılmış işleri seyredeceksiniz, çokça seyredeceksiniz. Çokça
bakacaksınız ve kendinizi bunlardan feyz alarak hatta bunların bazı uygulamarını
kopyalamaya çalışarak, oradaki çözümü alıp kendi meselenize uygulamayı bilerek
yola devam edeceksiniz. Kulüpteki arkadaşınızın söylediğine katılmam çünkü Nuri
Bilge Ceylan sineması Tarkovsky etkisi altındadır ama kendisi Tarkovsky sineması
yapmamaktadır. Onlar Tarkovsky filmleri değiller. Onlar Nuri Bilge Ceylan
imzasını hakkıyla taşıyan ve Tarkovsky filmiyle yanyana konulduğunda hiç de aynı
olmayan filmler.
- Çekim planlarının çok benzediğini görüyoruz ama?
- Evet benzeyebilir ama bu teknik sadece Tarkovsky’e ait bir teknik değildir.
Tarkovsky’nin ve Eisenstein’ın şunun bunun uzak doğu kültüründen etkilendiğini
bazı formları alıp sinemalarına uyguladıklarını biliyoruz.Onları da Rus
olmamakla mı suçlayacağız? Yani bu evrensel bir sanat, dünyanın her yerinde her
yönetmenden beslenebilirsiniz. Önemli olan sinematografik olarak anlattığınız
meselenizi bu etkilenim altında sizin meseleniz ve sizin filminiz haline
getirmektir.
- Bizden çok az yönetmen saydınız gerçek anlamda sinema yapan. Bu durum medyada
ifade edilirken yanı başımızdaki İran’ın sinemasıyla karşılaştırılıyor ve ‘İran
bile...’ ile başlayan cümleler kuruluyor. Bu tür bir karşılaştırma sağlıklı mı
sizce?
- Şimdi benim İranlı yönetmen tanıdığım arkadaşlarım var. İran sinemasını
tanımıyoruz, İran’ı tanımıyoruz her şeyden önce. Bir kere İran’ın yanına ‘bile’
getirmek çok büyük haksızlıktır. Yani bu sizin televizyon kadar aklınız var
demektir. Yani medya kadar bir aklı vardır bunu söyleyenlerin ve çok yazık çünkü
İran dediğiniz yer binlerce yıllık bir tarihe sahip ve Pers kültürü denilen,
şiiri damıtarak, her köyünde şair mezarlığı olan bir memlekettir. Ve Kürdünden
Azerisine Türkmeninden Acemine çok farklı etnik kökenlerin olduğu bir ülkeden ve
bütün bunların kültürel birikimlerinden bahsediyorsunuz İran derken. Ayrıca İran
sineması dediğimiz şey çok uzun süredir sanayileşmeyi başarmış, devlet destekli
sinema yapan bir üretim merkezidir. Bu rejim öncesinde de vardı, şu an da var,
destekleniyor. Üstüne üstlük benim tanıştığım İran’lı yönetmenlerin hep
dayanamadıkları şöyle de bir şey var:‘Rejimin baskıları altında İran sineması
aslında böyle oldu’ gibi bir şeye inanmıyorlar, kabul etmiyorlar çünkü İran
sineması uzun zamandır var. Batı onun bu rejim altında ezilip sinematografik
özelliklerini görünce rejimin altından çıktı diye yorumladı. İnsanlar şu anki
rejim yanlısı ya da değil ama yaptıkları sinema iyi bir sinema ve uzun zamandır
yapıyorlar. Biz onlara yeterince erişemedik, onlar tanıtamadılar kendilerini
dünyaya, ya da dünyada bunu yapabilecek dağıtım mekanizmaları dağıtmak istemedi.
İran sinemasını okurken oradaki kültürel kökenler, sosyal yapı iyi okunmalı ve
edebi birikimi, tüm o kültürel değerlerin biriktiği yer görmezden gelinmemeli.
- Resme de çok yakınlar bize göre...
- Aynen öyle. Resim anlayışları batıcı resim anlayışından farklı olduğundan
dolayı da sinematografik gözleri farklı. Yani onlar batılı perspektif
anlayışının dışında bir görme biçimine sahip oldukları için batı onları egzotik
buluyor. Bu farklılık resimde olduğu gibi sinemada da İran’ı ayrı bir yere
koyuyor.
- Teşekkür ederiz.
- Ben teşekkür ederim.
ÖTEKİ SİNEMA
Serdar DİRİHAN
Diyarbakır Sinema Kulübü