İnsan, incelenmeye
değer, incelenirken de ince elenip çok sık dokunulması gereken bir
varlıktır. Eisenstein'ın "Her şeyiyle insan, örnek alınacak tek kaynaktır."
sözü, yazdığı "Film Teorisi" kitabının da kaynağı olmuştur. Bu kitapta
sinemanın özü araştırmasına girilmiş ve insan psikolojisi ile bağlantıları
ortaya konmuştur. Seyirci nerede nasıl tepki verir, hangi durumlarda nasıl
reaksiyon gösterir? Eisenstein ve Pudovkin bu reaksiyonların sebebini
kendilerine özgü sınıflandırdıkları montaj teknikleri ile araştırma yoluna
gitmişler ve her bir tekniğin insan üzerinde ayrı ayrı etki bıraktığını
ispatlamaya çalışmışlardır. İzleyicinin anlatılan hikayenin ritmi ile
bağlantılı olarak duyduğu heyecan doğrudan kalp atışını etkilediği için
film sanatının her dalında olduğu gibi montajın gücünün ve etkisinin ne
kadar önemli olduğu ortaya apaçık çıkıyor. Filmdeki kalp (Pacing) ve
izleyicinin kalbi, bir filmin bir insan hayatıyla benzeşmesini doğuruyor.
Hayatımızı montaj etmeyi düşündüğümüzde atacak veya eklenecek ne
kareler vardır. Utanılan anlar, yanlışlar, sinir krizleri, veya "slow motion"
anlar, defalarca yaşanacak
"flashback" ler. Bir filmin bütününü
(çok sevdiğimiz bir filmin),ürün olarak bir insan hayatı olarak
düşünürsek, montajdaki ritim de o insanın kalbi olarak algılanabilir. Her
filmde nasıl bir problem ve onun çözümü için verilen savaş sonucunda ve
gelişme sürecinde ortaya çıkan duygular bizi etkiliyorsa, hayatımızı da
aynı şekilde etkileyen bir çok olayın gerçekleşme ve çözüm aşamasındaki
temposu da film montaj temposu ile tıpatıp aynı orandadır. Her filmin
kendine özgü ritmi, her insanın kendine has heyecan ve düşünceleri film
hakkında yorumlarımızı oluşturur. Hızlı, komedi veya ağır tempolu
filmlerde sahneler filmin anlatımına sadık kalarak birbiri ardına
sıralanır ve izleyeni aynı nefesi ve heyecanı almaya ikna eder.
Hollywood
piyasasında filmin nerelerden kesileceği film şirketleri tarafından daha
onay aşamasında ortaya konur. Çekimler, film henüz storyboard halinde
iken, kağıt üzerinde montajlanır. Çekim sırasında ve sonrasında yalnızca
ufak değişiklikler yapılır. "Director's Cut" Hollywood'un klişe
mantalitesine karşı bir baş kaldırmadır (Sonra bu yine aynı Hollywood
mantalitesi tarafından ticari olarak ek gelir haline gelir.) Klişe sonlu
filmler en fazla seyirci toplayan filmlerdir, amacı para olan Hollywood da
bunu çok iyi bilir. Amacı düşündürmeye yönelik bağımsız filmler ise,
alternatif bir çok plan ve yönetmenin görsel ve anlatımsal zevkine göre
deneysel çekimlerle doludur. Bağımsız filmleri seven bir insan düşünmeyi
seven insandır. Bunu bilen yönetmen ise, sahnelerin ne kadar ekranda
kalacağını çok iyi bilmek ve bunu hissettirmek zorundadır. Cinema verite
(gerçek sinema) filmlerde de montaj göründüğü kadar kolay değildir. Gerçek
sinemanın peşinde koşan yönetmen, eğer olaylara müdahale etmeden hayatı
olduğu gibi kaydedecekse, gerçek hayatı montaj etmeyi de kılı kırk
yararak, bir filmin belki de kırk değişik versiyonu olabileceğini
düşünerek kendini her türlü deneyselliğe kaptırıp, filmi çekerken
yaşanılan olayların heyecanını seyirciye göstermeye çalışacaktır. Burada
cinema verite hakkında tartışılan en önemli konu ortaya çıkar: Yönetmenin
yaptığı her makas, olaylara müdahale demektir. Eğer gerçek sinema tamamen
gerçek hayatı aktarmayı planlıyorsa, yapılan montaj neye bağlı olarak
gerçekleşiyor?
Kabul edilen görüşlerden biri de hayatı tüm çıplaklığıyla
ortaya koymanın, yönetmenin doğal olarak olayların akışına sadık kalarak,
tümüyle tarafsız, tam bir gözlemci, ve karakterlerin arasında tam bir eşya
gibi olmasıyla mümkün olabileceğidir. Leonardo De Vinci'ye David heykelini
koca bir kaya parçasından nasıl yarattığını sormuşlar, şu cevabı vermiş:
"Ben David'i yaratmadım, David zaten o kaya parçasının içerisinde idi, ben
sadece gereksiz olan parçaları ayırdım." İşte bu parçaları atarken
yönetmen tamamen tarafsız kalmalı ki yapılan sinema gerçeğe David kadar
benzer olabilsin.
Plan seçimlerinde, en ufak bir reaksiyon, ifade veya
mimiği montajda kullanılacak birkaç kare bile önemli kılabilir. Çünkü en
önemli kaynak olan insana baktığımızda bir tartışma veya sohbet anında göz
mesafesinde yaşanan olaylar bu karelerle değerlenir. İki kişiyle
konuşurken gözümüzü birinden diğerine geçirdiğimizde filmde makaslanan
nokta insanın bu deneyiminden referans alınarak kesilir. Gözün her baktığı
yer filmde de bir makastır. Kafamızda organize ettiğimiz planlar,
telefonda bir yeri tarif etme, anlatılan fıkralar bile bir hikaye gibi,
giriş gelişme ve sonuca bağlı olarak otomatik bir şekilde montajlanır; işe
yaramaz kareler unutulur gider. Her yapılan film bir hayatsa, her hayat da
saniyede 24 kareden ibaret bir filmdir. (Buradaki felsefi bir soru: bir
filmin montajcısı herhangi bir kişi- Mehmet bey- ise, ve kendi hayatımızı
da montaj edemiyorsak, bizim hayatımızı montajlayan kimdir?)
Filmin canı bizi etkileyen, vuran en önemli unsurdur. Bu cana
verilen hız da film montajcısının sanatıdır. Hayatımızdaki ritim ve filmin
ritmi birbirleri ile o kadar iç içedirler ki, filme de hayat veren bu
ritimdir. Bir filmi canlı kılan, ancak beyaz perdeye yansıdığında
görebildiğimiz o ışıklar bizim çok sevdiğimiz, elle tutulamayan fakat
hafızamızda bir mutluluk, ilham kaynağı veya çok samimi bir arkadaş gibi
gördüğümüz filmler olarak yaşar. Montaj da bu yaşayan film maneviyatının
içinde birbiri ile ahenk içinde çalışan organlardan kalp
olanıdır.
Kaynak Devrin Usta
http://www.dergi.org/012000/0903.htm