Sinemada Sesin Kullanılmaya Başlanması

Sinema tarihinde 1928 öncesi sesiz filmler donemi olarak adlandırılırken, ifade edilen peliküle sesin döşenmesi tekniğine kadar geçen süredir. Aksi taktirde "Aslında sessiz filmler çok ender olarak tam bir sessizlik içinde gösteriliyordu; sinema gösterilerine müzik yada değişik seslerin eşlik etmesi alışkanlık haline gelmişti. Frederick Talbot"nun 1921"de yazdığı gibi: " Ekranda kosan bir at varsa, yere vurulan bir ayakkabı sesi işitilirdi. Bir trenin gardan hareketli bir düdük sesi ve lokomotifin buhar salmasına benzer bir sesle vurgulanırdı"[1] Bu şekilde ses kullanılmaktaydı.

Teknik gelişim surecinin detaylarına geçmeden bu noktaya teğet bir şekilde değinmek istedim, bu konuyu sinemanın anlatım olanakları bölümünde sesin etkilerini incelerken, anlaşılır bir şekilde ele alacağız ancak; bağlamı kaçırmamak adına ifade ediyorum, teknik icat gerçekleşmeden önce de seyircinin sinemaya yüklediği anlam ya da sinemadan beklentisi "yaşamsal gerçeklik" duygusundan beslenmiştir.

Seyircideki bu beklentidir icat surecini de hızlandıran. Yaşamsal gerçeklik duygusunun oluşturduğu beklenti yalnızca seyircide değil Kinetoscope"un mucidinde de beklentiyi karşılayacak algi içerisinde oluşmuştur. " 1887 yılında kafamda, gramofonun kulak için yaptığını göz için yapan bir aracı tasarlamanın ve böylelikle ikisinin, hareketli görüntü ile sesin bir kombinasyonunun aynı anda kaydedilip yeniden üretilebileceğinin mümkün olduğu düşüncesi oluşmuştu"[2] diyor Edison.

"Kamera ve göstericinin (projektör) görüntüler için yaptığını ses için yapan Edison"un gramofonu 1877 tarihlidir. Herhangi bir geçmişe sahip olmayan gramofon birçok yönden, sinematografiden çok daha olağanüstü bir icattır. Fonografik görüntüleri elde etme ve yeniden üretme arzusu hareketli görüntülerin gelişiminden yıllar öncesine uzanır ama ses için böyle bir şey söz konusu değildir.

Bu nedenle ses kaydının gelişimi zorunlu olarak birden bire ortaya çıkmıştır. Kayıt sanatları tarihinde sık sık anılmasa da, Bell"in telefonu (1876) gramofonla eşit düzeyde önemlidir. Bu aygıt ses ve görüntülerin düzenli aktarımını önceden haber vermiş, teknolojisi bize radyo ve televizyonu sağlamış ama daha da önemlisi Bell"in icadı aynı zamanda elektrik sinyallerinin ses kaydının amaçlarına nasıl uygun hale getirileceğini göstermiştir.

Edison"un orijinal gramofonu basit ama ciddi bir bicimde bu alandaki teknolojik gelişmeyi geciktiren tümüyle fiziksel-mekanik bir icattı. Bir anlamda tamamen mekanik olan gramofon, tıpkı Daguerre"in pozitif fotoğrafı gibi teknik olarak bir çıkmaz sokaktı. Bu durum Bell"in sesin elektriğe dayalı iletimi teorisinin mekanik gramofon teknolojisiyle birleştiği 1920"lerin ortasına kadar sürdü. Hemen hemen aynı donemde buğun bildiğimiz anlamda sinemayı üretmek için ses kayıtları, görüntü kayıtlarıyla birleştirildi..."[3]

James Monaco"nun yukarıda ortaya koyduğu genel çerçeveyi perspektifimizi genişletecek şekilde Gerard Betton"un analizi ile birleştirelim. "sesli sinemayla ilgili ilk denemeler önce mekanik yoldan sonra da sesle görüntüyü senkronize etme (yine önceleri mekanik yolla, sonra elektrik yardımıyla) konusunda yürütüldü. Birçok sistem için telif hakları tescil edildi. Bunlar arasında Fransız Auguste Baron"un Grafonoskop (1898), Clement Maurice"in geliştirdiği Fono-Sinema-Tiyatro (1900),Henry Joly"un "fono ve sinema arasındaki senkronik bağlantı" adını verdiği, görüntü filme kaydedilirken eşanlı olarak bir plağa da ses kaydı yapılmasını öngören yöntemi (1904-1907) ve Gaunmont"un Kronofon sistemleri sayılabilir. Ancak elde edilen sonuçlar ya hayal kırıcı ya da çok pahalı olduklarından Fransa"da 1910"da araştırmalara son verildi.

Buna karşılık Amerika, İngiltere ve Japonya"da araştırmalar sürdü ve Sinematofon, Filmotofon, Replikafon, Vivafon gibi adlar altında bir çok alet geliştirildi. Ne var ki, bunların hiçbirisi istenilen sonucu vermemişti. I. Dünya Savaşı"nın sonundan başlayarak seslendirme konusundaki araştırmalar radyodaki gelişme sayesinde hızla ilerledi. General Electric çalışmalarını film üstüne kayıt yapma sistemi üzerine yoğunlaştırdı ve Lee De Forest 1923"ten itibaren fonofilmlerini gösterime soktu. Ancak sesli sinemaya önemli bir teknik devrim getirmediği gibi fonofilm tüm öbür sesli sinema denemeleri gibi-1925"lere doğru halkın radyonun ciddi rekabeti sonucunda sinemadan uzaklaşması tehdidiyle karşı karşıya kaldı.

Bu durumda büyük sinema şirketlerinin önlerindeki ikili soruna çözüm bulmaları gerekti. Bir yandan halkın sinema tutkusunu canlandırmaları gerekmekteydi, diğer yandan da sesli sinemanın pek çok çıkarı tehdit etmesinden kaynaklanan sorunun üstesinden gelmeliydiler. Sonunda Warner kardeşler 1924"te Vitafon senkronize plak kayıt sistemini benimseyerek sesli sinemaya geçmeye karar verdiler. Cesaret ve çabaları, Ekim 1926"da Los Angeles"te ilk senkronize müzikli film olan (Alan Grosland"in yönettiği, Bess Medyth"in uyarladığı) Don Juan"in gösterilmesinden sonra Vitafon"un elde ettiği büyük basarıyla ödüllendirildi.

6 Ekim 1927"de de New York"ta yapimciligini Warner"lerin ustlendikleri, Alan Grosland"in yonettigi, senaryosu Samson Raphaelson"a ait olan Caz sarkicisi adli filmin basoyuncusu Al Jolson"la hemen ikinci bir film için (sarki Soyleyen Deli, 1928) sozlesme imzaladi. Ancak Caz sarkicisi"nin galasinin yapilmasindan daha bir yil once pelikule ses kaydi yapma teknigi Fox sirketinin Movieton ve Western Elektric/RCA sirketinin Fotofon yontemleriyle yerlesmeye baslamisti. Vitafon"un ragbet gormemesi uzerine Warner"ler de pelikul uzerine kayit yontemini benimsemek zorunda kaldilar ve 8 Haziran 1928"de "yuzde yuz sozlu" ilk film olan New York"un Isiklari"ni, ardindan da yine buyuk basari kazanan Llyod Bacon"un Al Jolson"la cevirdigi sarki Soyleyen Deli"yi gosterime soktular."[4] Teknik anlamdaki bu gelisim surecine katkisi olan ulkelerin ve sirketlerin sinema tarihi içinde ortaya koyduklari eserlerle de surece egemen olduklarini ve bu egemenliklerini halen devam ettirdiklerini gormekteyiz. Elbetteki onlarin bu egemenlikleri sadece teknik gelisime olan katkilari ile ilgili degildir, ancak konun burasinda goz onunde tutmamiz gereken bir noktadir.

Filmdeki Sesin Ontolojisi

Yukarida sesin sinemada kullanimi basligi altinda, sesin teknik gelisimini ozellikle baslangic donemiyle ortaya koyduk. Sessiz filmden sesli yapimlara gecis, film dili acisindan ciddi tartismalara neden oldu, bu tartismalarin odak noktasinda da "gerceklik" vardi. "bir hikayeyi anlatmanin mumkun olan en dramatik yolunun resimlerin ardi ardina gelisi olduguna karar verilmistir. Konusmanin hicbir sekli, fotograflarin betimsel degerleriyle kiyaslanamaz. Konusma ve resimlerin kombinasyonu, tamamen farkli iki yoldan ilgi goren iki ayri ortamin kesin zitligidir. Eger bu ikisi birlestirilirse, biri digerine bagimli olacak ve ilginin boyutu da aninda olusacaktir. Bu nedenle, sessiz goruntulu bir film; goruntunun, sesin fotografi oldugu bir diyalog filminin gordugu ilgiden daha sade bir ilgi gormesi yoluyla, izleyici uzerinde daha dramatik, kalici ve guclu bir etki yaratabilir. Sozumona birkac iyi diyalog filminden biri olarak kabul edilen "blackmail"i (santaj) gorenler, birkac ay sonra bunu tamamen unutacaklardir. Dort yil once gorulen "Potemkin Zirhlisi" ise akillarda hala o zamanki kadar canlidir. Bir anda sinemada bir ses konusmaya baslar, ses teskilati dogal ic gudulere siddet uygulama suretiyle kameradan oncelikli gelir."[1] seklindeki bir degerlendirmenin yaninda "sinema sanati plastik ve montaj gibi gerceklige eklenen ses, sadece ikinci tamamlayici bir rol oynaya bilir: Merkez nokta gorsel imajdir. Fakat gerceklige yaklasabilmek için sesin goz ardi edilmeyecegi de akilda tutulmalidir."[2] Bazin"in ifade ettigi teorik yaklasimin acilimi sayila bilecek ifadeleri Ali Gevgilli, agini Sorgulayan Sinema"da ortaya koyuyor. "Ses, sinema sanati bakimindan asla kendi basina yeterli bir etken gibi dusunulemezdi. Yapilmasi gereken, sesler ile goruntuler arasida tutarli bir anlamsal butun"un yaratilabilmesiydi. Bu, insanlik tarihinde o ana kadar boyle bir yaklasimla denenmemis olan bir islevi, gorsel isitsel karsisurum"u basarmak demekti. Sinemada goruntu ve ses uygulamada ister istemez degisik iki katman biciminde ele alinacak ve goruntuler ile sesler aynı filmin catisi altinda bulustuklarinda, bu kez her birisinin tek baslarina icerebildiklerinden çok daha karmasik nitelikteki anlamlari dile getireceklerdi. Ses"ten de, goruntu"den de belli olcude ozerk ve her birinden çok daha askin bir gorsel isitsel sentez cikacakti ortaya. Ne ses"in goruntuye ve ne de goruntu"nun ses"e kole olmasi beklenebilirdi. Gorsel isitsel anlamlar ise, onlarin her ikisinin ortak cocuklari olmalarina karsin, yine de onlardan daha oteki oz"lere ulasacaklardi."[3] Sesin ontolojisinde anlam tasiyici arac olma islevi vardir. Insanin fiziksel yapisi geregi ses telleri ve nefesi ile cikardigi seslerin de doga da bulunan seslerin de bir anlami vardir. Ancak sese yuklenen bu anlam, cozucu tarafindan algilandiginda fark edilebilir hale gelmektedir. Yukarida dilin ne oldugunu anlattigimiz bolume tekrar bakilabilir. Bu noktada insanin cikarttigi anlamli seslere konusma dili demekteyiz. Konusama dili ile hareketli goruntunun dili birlikte kullanildiginda farkli bir dil ortaya cikmaz. Burada konusma dili ya da dogadaki diger sesler ve muzik goruntu dilini besleyen ogeler haline gelir. Ama goruntu dilinin imkanlarinda genisleme olur. Bu genislemeden kastim sudur; sinemada ses varken sessiz film cekmek mumkundur ancak ses yokken sesli film cekmek mumkun degildir. Filmde ses kullanimi yasamsal gerceklikle ortusur ve bu baglamda anlam yaratma pesinde kosan goruntu dili kullanicisinin anlatimini guclendirir; ancak kendi gercegini goruntu dilini kullanarak aktarmak istendiginde seyircinin imaj dunyasinin sinirsizligi yasamsal gercegin sinirlariyla sinirlandirilacakti. Bu baglamda sinemada ses uc farkli formda kullanilmaktadir.

1) Diyaloglara verilen sesle insan sesi, konusma

2) Dogada varolan ortam sesi ile nesnelerden cikan yansima sesler (kapi tiklamasi, ruzgar esmesi)

3) Muzik sesi

Ses teknolojisinin gelismesi ile sayisallasan ses olgusunun gerceklikle olan iliskisi de goruntu dilinin sanallastiran etkisine de yardimci olmaktadir. Tum bu sesleri de yapi taslarina bolerek ontolojik sureclerini inceledigimizde goruntu diline olan etkilerini daha detayli sekilde anlaya biliriz, ancak bu basli basina "sinema dili nedir" Sorusuna cevap arayan bir calisama icerisinde gerceklese bilir diye dusunuyoruz. Yukarida siraladigimiz ses cesitlerini film sesi diyerek tek basliga topladigimiz da bu sesler ile filmin gorselinin ritmi arasinda bir ritim tutturarak birlestirilir ve goruntu diline yardimci olacak sekilde kullanilir.

Sinemada Renkli Film Kullanimi

Sinema tarihinin ikinci buyuk teknolojik yeniligi olan renkli film kullanimi teknik olarak geciktigi kadar, anlatimda da ciddi kuramsal tartismalara yol acti. Sesin kullanilmasiyla baslayan rengi de kullanabilme cabalari uzun kimyasal deneyler gerektirdi. " Bu deneyler, sonunda 1950"lerde ikinci buyuk teknolojik devrime, renkli filme alinan ve stereofonik, manyetik sesle kaydedilen genis ekran filmlere gecise yol acacakti. Elbette, 1930"lar ve 1940"lar boyunca renk, az çok kullanilmisti. Ne var ki bu donemde yapilan renkli filmlerin sayisi oldukca azdi ve renk sinema endustrisinin tamami tarafindan kullanilmaya 1950"lerde baslanacakti."[1] "bundan ote 1920"lerdeki siyah-beyaz filmlerin buyuk cogunlugu bir renk boyutu saglamak için hafif renklendirilmis ham film kullanildi. Eastman"in 1920"lerin sonundaki Sonochrome katalogu acik pembe, cehennemi kirmizi, altin sarisi, mum alevi, gunes isigi, mor sis, alev rengi, zambak, gok mavisi, yesil, deniz yesili, gumus rengi, kapris gibi seckin renkleri listesine aldi. 1935"te Technicolor"un uc-kusak islemi ( Technicolor"un ilk uc-kusak filmi La Cucaracha"ydi (1935) ilk uzun metraj ise aynı yil cekilen Becky Sharp"ti)sinemacilarin cogu için renkli goruntunun yolunu acti. Bu sistem magenta (koyu kirmizi) cyan (mavi) ve yellow (sari) kaydetmek için filmin uc ayri kusaginin kullanilmasina dayaniyordu. Islem surecinde her negatiften ayri bir matris kopya basildi ve bunlar karta renkli fotograf basiminda oldugu gibi son baskiya bu uc rengi de aktarmak için kullanildi. c-kusak sisteminin yerini kisa bir sure içinde uc negatifin tek bir kusak uzerinde bir araya getirildigi "tri-pack" sistemi aldi. 1952"de Eastman Kodak son kopyadaki renklerin degerini artiran maskeleme sistemine sahip bir renkli negatif malzemeyi piyasaya sürdü ve Technicolor"un negatifleri hizla kullanilmaz hale geldi. Ancak, renk transfer tekniginin, renkleri Eastman"in kimyasal gelistiriminden çok daha iyi ve daha kesin olarak ortaya cikardiginin gorulmesi uzerine Technicolor"un renk transferli baski isleminin kullanimina devam edildi. Eastman"in kopyasi ile Technicolor"un renk transferine dayali kopyasi arasindaki fark bugun bile profesyonel sinemacilar için aciktir. Technicolor kopya, Eastman"in kopya sisteminin sahip oldugundan daha soguk, yumusak ve daha hos bir gorunume sahiptir. Bundan da ote renk transferine dayali kopya, renk degerlerini çok daha uzun sure korumaktadir. Technicolor 1970"lerin sonunda ABD"deki renk transferli baski laboratuarlarinin sonuncusunu kapatti. Bu sistem duzenli olarak (Technicolor"un ABD tarafindan taninmasindan kisa bir sure sonra bir fabrika kurdugu) in"de kullanildi. Hemen hemen aynı donemlerde renk transferli baski islemi Bati dunyasindan asamali olarak ortadan kalkiyor ve yonetmenler ile teknisyenler Eastman islemiyle ilgi onemli sorunlar oldugunun farkina varmaya basliyordu. Renkler hizla soldu ve birbirleriyle asla dengeli bir iliski içinde olmadilar. Technicolor"un renk transfer kopyalari ya da pahali uc kusakli siyah-beyaz kayitlarindan farkli olarak 1950"li 60"li,70"li ve 80"li yillarin cogu renkli filmi henuz bozulmadilarsa, mudahaleye ragmen kisa bir sure içinde yeniden bozulacaktir. (Technicolor bu soruna yanit olarak 1995"te ABD"de renk transferi islemini yeniden gozden gecirdi.) sinemanin teknik gelisimine dair kullandigimiz bu iki alt basligi, sinema dilinin gelisimini ortaya koydugumuz ve sinemanin anlatim ogelerinin ontolojik analizini yaptigimiz bolumde; anlatima sagladiklari imkanlar ve zaaflar baglamiyla da inceleyecegiz.

Filmdeki Renkli Goruntunun Ontolojisi

Renkli film uzerine yapilan teorik calismalar ve yaklasimlar renkli goruntunun ilk donemlerinde daha yogun olmustur, ancak bu calismalarin aldigi sekli belirleyen guclu unsurlardan biri de renk baski yonteminin bugun gelinen noktadan çok gerilerde olmasidir. Rengin teknik gelisimine dair ayrintilari yukarida ortaya koyduk. Renkli filmin sinemada kullanilmasinin yarattigi temel tartisma "gerceklik" kavrami uzerinden cereyan etti. "Diyalog ve sesin sinemaya gelisi, bazilari tarafindan, rengin ve stereoskopik etkinin bir gereklilik olmasini saglamak için incelenmistir. Bu, tamamen sinemayi hangi acidan degerlendirdigimize baglidirRenkli filmlerin tarihinde, parlak tonlardaki bir olay, bikkin izleyici için yeni bir cekicilik getirmis, ve alinisi genellikle kitlelerin begenisine taninan bir ayricalik olmustur."[1] Kitlelere yonelik bir cekicilik unsuru olarak nitelenen bu durum aynı zamanda toplumsal gercekciler ve belgeselciler için tam tersi bir durum ortaya koymustur diye biliriz. soyle ki; A.Kiyarustemi"nin filmlerinin analizi bolumunde de uzun uzadiya deginecegimiz "gerceklik" ve Kiyarustemi gercekciligi tamamen renkli film uzerine kuruludur. Tam bu noktada rengin ne oldugunu bilgisayar teknolojileri uzerine calisan bir web sayfasindan yapacagim tanimlama ile ortaya koyarak acilimimizi yapalim. "Insan tarafindan renklerin algilanmasi, isiga, isigin cisimler tarafindan yansitilisina ve oznenin goz yardimiyla beyne iletilmesi sayesinde gerceklesir. Goz tarafindan algilanan isik, retinada sinirsel sinyallere donusturulup, buradan optik sinir araciligiyla beyine iletilir. Goz, uc temel birlestirici renk olan, kirmizi, yesil ve maviye tepki verir ve beyin, diger renkleri bu uc rengin farkli kombinasyonlari olarak algilar. Renklerin algilanisi dis kosullara bagli olarak degisir. Aynı renk gunes isiginda ve mum isiginda farkli algilanacaktir. Fakat, insanin gorme duyusu isigin kaynagina uyum saglayarak, bizim her iki kosuldakinin de aynı renk oldugunu algilamamizi saglar. Tad alma, duyma, dokunma ve diger duyularimizda da oldugu gibi, renklerin algilanisi da kisiden kisiye degisir. Bir rengi sicak, soguk, agir, hafif, yumusak, kuvvetli, heyecan verici, rahatlatici, parlak veya sakin olarak algilayabiliriz. Ancak bu tanimlama, kisinin, kultur, dil, cinsiyet, yas, ortam veya deneyimlerinden kaynaklanir. Kisacasi diyebiliriz ki herhangi bir renk, iki ayri insanda asla aynı duygulari uyandirmayacaktir. Insanlarin gamma isinina duyarliliklariyla da birbirlerinden ayirmak mumkundur. Bir nesnenin sekli de bu farkliliklardan birini olusturmaktadir. Buyuk bir ihtimalle, katalogtan sectigi bir urunun rengi, asil rengi ile katalogdaki rengi arasinda hicbir ilgisi olmadigini farkeden kisi sayisi hic de az degildir. Isik, aydinlattigi nesnenin algilanmasini saglayan arac olarak da tanimlanir. Biz bir nesneyi ancak gozlerimiz nesnenin yansittigi isik tarafindan uyarildigi zaman gorur ve bunu bir renk olarak algilariz"[2] Bir Film Nasil Okunur adli calismasinda teknik ayrintilariyla renk olgusunu ortaya koyan J.Monaco yukarida yapmis oldugumuz yaklasima ek olarak, filmin siyahtan beyaza olan renk tonlari dizisinin, filmin pozlanma surecindeki tolerans ile gozun retinasinin parlakligi algilayisina dikkat cekiyor.(bkz.a.g.e. s.120). Iste bu renk algi durumu Kiyarustemi sinemasinda kendi gercegini kabul ettirmek için baska bir anlam tasiyici pozisyonu aliyor. Yasamsal gercegin altini cizmeye calisan bu yonetmenler aynı zamanda kendi gercekliklerini ortaya koyarken renkli film sayesinde kendi gerceklerini metnin biciminden cekip goruntunun kendisine yuklemis oluyorlar. Anlatimi kolaylastirmak için tersinden bir ornek daha aciklayici olacaktir. sayet bu filmler siyah beyaz cekilmis olsaydi yonetmenin gercekliginin alti cizilmis olacak ve yasamsal gercekligin algilanisi bir alt metin olarak kalacakti. Halbuki; bu durumda yonetmenin yasamsal gercegi gosterme bicimi olan kendi gercekligi bizler tarafindan yasamsal gercegin kendisi gibi algilanmaktadir. Bu da yonetmenin sinema diline olan hakimiyetini gostermektedir. "Yil asiri, gercekciligin sinemadaki gercekligi zorla alikoyacagindan korkuyorum. Izleyiçinin beynindeki hayal gucune bu "ilerleme" ile giderek daha az gerek duyulacaktir. Bay Elliot"in da gozlemledigi gibi, "Dramada, bir sahnenin hayali tasviri, gercek sunumun yaptigindan daha çok gerceklik verir." Renkli-stereoskopik-diyalog sinemasiyla amaclanan gercekci etki, sinemanin resimsel, sembolik, psikolojik ve hayali ozelliklerini yok eder. Stereoskopik ekranin dikkate deger etkiler sunma yetisine sahip oldugu aciktir, ancak bunlar dramatik ifadenin bir durumu olarak sinemanin fonksiyonundan ayri bir duygusalliga sahip olacaktir. Yasaya aykiri sinemanin yeni bicimleri de tabii ki, buyuk planlarindaki bu ticari firsatlari dunya eglence pazarini ele gecirmek için kullanilan Amerika tarafindan finanse edilecektir. Bu durumda, sahneye ticari bir sekilde ustun gelen gosterilerin teatral sunumu acisindan mekanik bir hale donusen sinema adimlarinin uzerinden bir kez daha gececektir."[3] ok trajik bir dille ortaya konulan yaklasim guclu bir sekilde sinema adina ortaya konulan endiseye denk dusebilir. Ancak unutulmamalidir ki, tum bu ortaya konulanlar; bir anlatim araci olan sinema dilinin imkan ve zaaflarini ortaya koyuyor. Kullandigi dile hakim olan bir yonetmen zaaflari da imkana çok rahat cevire bilir. Dinamik bir yapiya sahip olan sinema dilinde bugun gelinen noktada siyah beyaz goruntu her ne kadar nostaljik bir anlam dogursa da temel de filmin plastik yapisini ortaya cikartarak kendini disa vurmaktadir.

Sinema, Muzik Iliskisi

Sanatlarin icerisinde antlim imkanlari bakimindan en soyut olani muziktir. Muzigin tanimina gelince, iki nokta koyarak uc satirda ortaya konulamayacak denli zordur muzigi tanimlamak. Bu tanimlama cabasinin boyutlarina dair Dokuz Eylul niversitesi Muzik Bilimleri Bolumu"nden Dr. Ayhan Erol"un bir muzik sempozyumunda sundugu bildiri konumuz acisindan kayda deger nitelikte. Muzigin sesle olan iliskisi uzerinden yola cikalim, "Tatmin edici bir muzik tanimina, basit bir bicimde ses acisindan ulasmak elbette mumkun degildir. Ancak belli bir zaman diliminde tinlayan sesin, muzigin yapi tasi haline nasil ve neden oyle geldigini betimlemek zorunlu gorunuyor. Muzik hangi cagda ve toplumda, ne amacla ve nasil yapilirsa yapilsin, ve adina ne denirse densin fiziksel bir fenomen olan seslere dayanir. Bizim ses dedigimiz sey, biyo-kulturel cercevede duyma esigi ile (kabaca sts 20-20.000) sinirlanan titresimlerdir."[1] Sinemanin teknik gelisimini ortaya koydugumuz bolumde sesin de sinemadaki teknik gelisimine degindik. Muzik sinemaya sesten daha once girmistir. Film gosterimi sirasinda orkestralarin filme eslik eden eserlerin yani sira gosterim aninda gramofondan yapilan muzik dinletileri seklinde gerceklesmistir. Muzik denildiginde ritim duygusundan ve ritimlerin olusturdugu melodiden bahsetmekteyiz. " Eger ezgi muzigin anlati yonu ve ritim de essiz zamansal oge ise, o zaman armoni bir anlamda bu ikisinin sentezidir. Notalama sistemimiz bu iliskiyi gosterir. Soldan saga dogru okunan uc nokta bir ezgiyi olusturur. Bunlar bir zaman isaretinin cercevesi içinde yerlestirildiginde ritimler ezginin uzerine yayilir. Bunlari dikey olarak yeniden duzenledigimizde sonucta ortaya armoni cikar."[2] Sesini kazanan sinema bu donemde artik muzige gerek yok anlamina gelen tartismalara sahne olmustur ve de ilk donem sesli filmlerindeki muzik kullanimi sessiz film doneminin etkisi altina sekillenmistir. "Sesli donemde hala muzige gereksinim var miydi? Ses bir bakima sinemanin daha gercekci olmasini saglamisti. Artik seyircinin olaylari muzikle degil, ortamda duydugu seslerle yorumlamasi gerekmez miydi? Ancak seyircinin muzik olgusuna ulastigi da bir gercekti. stelik muzigin ustun gucu de yadsinamazdi. Muziksiz bir filmi seyirci yadirgayabilir korkusu butun film studyolarina yayilmis durumdaydi. Sonucta muzikal filmlere agirlik verilmesi suretiyle muzik sinema içinde kuruldu."[3] Muzigin sinema ile olan iliskisi, sinemada yeni bir turun; muzikallerin ortaya cikmasini saglamistir, muzikaller de bugun gelinen noktada sinemaya çok etkin bir anlatim imkani sunmaktadir. zellikle Hollywood"da dev bir sektor haline gelen sinema, muzik sektorunun de fiziksel sartlarini gelistirmesi baglaminda buyuk imkanlar sunmustur. Bu anlamda Hollywood"da Muzik Dairesi adinda bir kurum olusturulmustur. "Konusmali (Talkies) filmlerden sesli filme gecilen 30"lu yillar ile bunu takip eden 40"li yillari, film muziginin altin cagi olarak kabul edenler cogunluktadir ve bu basarinin en onemli etkenleri ortak muzik daireleri ile bunlarin basindaki muzik direktorleri gosterilir." [4] muzigin filmdeki kulanim bicimi, tamamen yonetmenin anlatim bicimine baglidir, film diline hakim bir yonetmenin filmde muzik kullanimi tamamen filmin genel kurgusuna hizmet edecek nitelikte olurken, muzigin bir dolgu malzemesi olarak kullanildigi filmlerin genel kurgusunun sorunlu oldugu da gozlerden kacmaz. Sinema tarihinin ilk donemleri için anlayisla karsilana bilecek bu iliskinin ozellikle ulkemiz sinemasinda halen gecerliligini sürdürmesi gercekten çok aci vericidir. "Ilk baslarda muzik kullanimi, sessiz film muzik tekniklerinin direkt aktarilmasi seklindeydi ama bu kullanim eskiden oldugu gibi filmin tumune degil, daha çok konusmasiz yerlerde ve hareketli sahnelerde olmaktaydi. Ses kusagina ek yapilamamasi ve seyircinin konusma olmayan yerlerde tekrar sikilacagi endisesi sayilacak en belli basli iki sebeptir. Kisacasi; muzik sesli sinemanin ilk donemlerinde sessiz yerleri tikama amaciyla kullaniliyorduBazi yapimci ve yonetmenler ise, seyircilerin gorunmeyen bir orkestradan daha çok rahatsiz olacaklarini ileri surmekteydiler. Hele diyalog altinda muzigin varligina karsi korkunc bir tepki vardi. Bu ilk sesli dram ve komediler için muzik sadece baslangic ve bitis yazilari esnasinda, bir de balo, lokanta, vb. gibi sahnelerde gerekli oldugu için kullaniliyordu. Ama 1931 baslarinda herkes dramatik filmlerinde muzigin gerekli oldugunu fark etmisti. Yine de muzigi kolay kolay filmlere koyamiyorlardi."[5] Zamanla bu durum asildi ve gunumuzdeki kullanim bicimine gelindi. Muzikle sinema iliskisinde ozellikle muzigin sinemada kullanimi noktasinda unutulmamasi gereken en onemli nokta; muzigin de bir sanat dali, bir anlatim araci, bir dil oldugudur. Muzik mi sinema için sinema mi muzik için tartismalari bu durumun goz ardi edildigi gereksiz yaklasimlardir. Sinema kendi anlatim yapisini olustururken hemen hemen butun sanatlarla iliskiye gecmistir ve onlari, ne sektorel anlamiyla ne de anlatim imkanlarini sinirlamak noktasinda olumsuz bir sonuca itmistir. Tam tersi girdigi her iliski zaman için de her iki sanat dalini beslemis ve guclendirmistir. Bu baglamda film yonetmenine dusen muzigin anlatim imkanlari ile olusturdugu kurgu arasinda saglikli bir iliski kurarak eserinin genel yapisini olustura bilsin. Her yonetmenin muzikten anlayacagi (teknik alt yapi anlaminda) ya da filme muzik yapan muzisyenlerin filmden anlayacaklari diye bir kural yok, cunku her iki sanati icra eden de sanatcidir ve sanatin yapisi oz"de birdir.

Film ile muzigin iliskisi yapisal anlamda su iki durumda isler. Birincisi; tamamen film için yaptirilan muzikler, film muzikleridir. Ikincisi ise; varolan bir muzigin filmde kullanimi. Bir muzik film yonetmenin cekecegi filmin duygusunun ve fikrinin olusmasini saglarken, film için yapilmis bir muzik eseri de soyut anlatimi ile filmin karelerini kendine daha somut mekan haline getire bilmektedir. Muzikteki ritm duygusu ile filmin montajindaki ritm duygusu film grameri acisindan goz ardi edilmeyecek bir durumdur. Yonetmene buyuk imkanlar sunan bu durum sinema ile muzik arasindaki iliskinin yapisal anlamda ic ice gectigi en onemli noktadir

Kamil KOÇ
yapımcı / yönetmen
eskimezfilm
film prodüksiyon
+90 212 244 64 81
+90 533 575 01 78
+90 545 960 88 89