Türk Belgesel Sineması

Ömer TUNCER
imece@tr.net

(bir tarih denemesi)
 

Bu yazı, bir “Türk Belgesel Sineması Tarihi” denemesidir. Yazılanlardan kimisi kişisel olarak benim belleğime, kimisi de bundan önce yayınlanmış olan kimi kitaplarla belgelere dayalıdır.

Bu tarihi genişletebilmek ve yetkinliğe elden geldiğince yaklaşmasını sağlamak, bugün ya da daha önce Türk Belgesel Sineması ile bir biçimde ilişki içinde bulunabilecek herkese gerekseme vardır.

Umuyorum ki Belgesel Sinemacılar Birliği bu tarih denemesini geliştirme işini üstlenecek ve bu konudaki boşluk doldurulacaktır.

Dünya Sinema Tarihinde olanlara yakın bir başlangıç Türk Belgesel tarihinde de oldu. İlk eline kamerayı geçirenler önce sağlarını sollarını, yani sokakları görüntülediler, sonra da kamerayı çevirecekleri özel ama hareketli olaylar aradılar. Sanatsal kaygı hiç yoktu.

Böylece Türk sineması sayılamayacak, ama Türkiye görüntülerini içeren Lumiere kardeşler kameramanlarının çektiği “İstanbul sokakları” görüntüleri çıktı ilkin, sonra bir Osmanlı vatandaşı olan Janaki ve Milton Manaki kardeşlerin 1911 yılında çektiği ve bugün Makedonya Sinematek'inde bulunan “V. Sultan Reşat’ın Manastır Ziyareti” adlı film, ardından 1914 yılında Fuat Uzkınay’ın çekildiği söylenen ve gerçekte çekilip çekilmediği üzerine bir sürü tartışma bulunan “Ayastefanos Abidesinin Yıkılışı” adlı film geldi.

Görüldüğü gibi ilk Türk Filmleri de birer “belge” filmdir. Ama henüz sanatsal içerik kazanmamışlardır. Yalnızca “belgeleme”yi amaçlamışlardır.

Fuat Uzkınay’ın çalışmaları bir süre daha devam eder. 1922’de ilk uzun belge filmi olan “Zafer Yollarına” filmini çeker. Sonra Türk Sineması’nda belge filmi, yerini dramalara bırakır ve uzun süre belge sinemasına dönülmez.

Ancak bu arada yabancı bazı yönetmenler Türkiye’deki kimi olayları konu alan yeni belge filmleri çekerler. (Türkiye’nin Kalbi Ankara - Sergey Yutkeviç).

“Türkiye’nin Kalbi Ankara” ile Türk Belgesel sinemasında yeni bir anlayış gelir. Belgeleri ardı ardına dizerken yönetmen artık bu belgeler karşısındaki duygularını, coşkularını da yansıtmayı seçmeye başlar. Dahası, duyarlığını izleyicisine aktarmak için gerçekte var olan kimi olayları araç olarak kullanmaya başlar.

Belge sineması, “sanat”laşma sürecine girmektedir.

1934 yılında Nazım Hikmet “İstanbul Senfonisi” ve “Bursa Senfonisi” adlı filmleri çeker (Bunlar Nijat Özön’ün “Görsel Denemeler” dediği müzikli şiirsel filmlerdir.

Bu arada, bir başka açıdan sinemayı kullanmakta olan değişik bir belge sineması ile karşılaşır Türk izleyicisi. İkinci Paylaşım Savaşı’ndan sonra Amerika Birleşik Devletleri, kendi ideolojisini, kendi ekinini dünya yüzündeki bütün insanlara tanıtmaya, dünya görüşünün propagandasını sinema ile yapmaya girişir. Savaş sonrası kazandığı olumlu izlenimi de kullanarak birçok ülkenin devlet örgütlerine girer ve genç kafaları istediği yöne çekebilmenin çarelerini arar.

Bu programın bir parçası olarak 1952 yılında Türkiye Milli Eğitim Bakanlığına bağlı olarak Film, Radyo, Grafik Merkezi kurulur, Amerikan yaşam biçimini anlatan ve ABD’i mangalda kül bırakmamacasına öven birçok film okullara dağıtılır ve gösterilmeye başlanır. Bu filmler bugün hâlâ Milli Eğitim Bakanlığı Film Radyo ve Televizyonla Eğitim Dairesi Başkanlığının arşivinde durmaktadır.

Türk Sinemasında Belgesel bu dönemden sonra, pek çok alanda ekin yaşamına katkıda bulunmuş olan bir grubun, sonradan hümanistler adı verilecek bir grubun çabalarıyla başlar. 1940’larda, Hasan Ali Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı zamanında devletin önderliğiyle başlatılan ve Türk Aydınlanması denilebilecek hareketin içinde bulunan Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat, Vedat Günyol, sonradan Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın da katılması, Macit Gökberk, Aziz Albek, Melih Cevdet Anday’ın da desteğiyle ekinsel etkinliklerini sürdürme çabasına girerler.

1950’de iktidara gelen Demokrat Parti hareketinin dışladığı Türk Aydınlanması, bu insanların çabalarıyla uzunca bir süre devlet dışında ekin yaşamını etkilemeyi sürdürecek, dahası 12 Mart 1971 askeri darbesi, bu aydınlanmacıların hemen tümünü gizli örgüt kurdukları suçlamasıyla hapsedecektir.

İşte bu gurup, üniversitedeki derslerinde, verdikleri konferanslarda, yazdıkları yazılarda düşüncelerini ve birikimlerini Türkiye insanına anlatma çabası göstermeyi sürdürürken Sabahattin Eyüboğlu, Mazhar Şevket İpşiroğlu ve Aziz Albek, Belgesel film yapmaya da başlar. 1956’de “Hitit Güneşi”, Berlin’de ikincilik, “Gümüş Ayı” ödülü alır. 1957 Berlin Film Festivali ise aynı ikilinin “Siyah Kalem” adlı filmine bir Mansiyon getirir. Ardından 1970’lere değin Sabahattin Eyüboğlu, “Karanlıkta Renkler-Göreme”, “Surname”, “Anadolu Yolları”, “Anadolu’da Roma Mozaikleri”, “Eski Antalya Suları”, “Nemrut Dağı Tanrıları”, “Ana Tanrıça”, “Karagöz’ün Dünyası”, “Yaşamak İçin” adlı tam 11 belgesele imza atar.

Sabahattin Eyüboğlu Belgesellerinde, sinema, anlatılmak istenen bilgi ve düşünceyi anlatma aracı olarak kullanılır. Ancak, anlatılan, herhangi bir konu değildir. Yönetmenin çok önceden, olabildiğince çok insanla zaten paylaşma coşkusunu taşıdığı bir konudur. Amacı, coşkusunu paylaşmaktır. Bunun için bu coşkuyu oluşturacak olan bilgiyi öncelikle vermelidir.

Türk Belgesel Sineması bu filmlerle başlar. Eyüboğlu belgeselleri, Türk sinemasının sinema sanatı olarak değerlendirilebilecek en gelişkin ürünleri arasındadır.

1960 sonrası politik hareketlenme ve özellikle 1968 sonrası yıllar, toplumun ve sanatın bütün alanlarında olduğu gibi Sinema’da Yılmaz Güney’in ve Kısa Film’de ve Belgesel’de “Genç Sinema” grubunun ve “Hisar Kısa Film Yarışması”nın olduğu yıllardır.

Bir yanda İstanbul ve Ankara Sinematek Dernekleri ile Anadolu’nun çeşitli yerlerinde ortaya çıkan 10-15 kadar Sinema Derneği ile izleyicinin sinema sanatının nitelikli ürünlerini izleyebildiği ortamlar oluşurken, öte yanda Hisar Kısa Film Yarışması ve Genç Sinema hareketlenmesi görülür. Bu hareketlerin ve örgütlenmelerin arasında özellikle başlangıçta önemli dayanışmalar vardır. Dahası, belki de bu örgütlerin oluşturduğu potansiyeller birbirini etkileyerek bir başkasını ortaya çıkarır.

Çoğu öğrenci, kimisi sinema eğitimi almış, ellerine kamera geçirmiş genç insanlar, kapağı olmayan tek forma, 16 sayfa bir sinema dergisi çıkarmaya başlar. Adı “Genç Sinema”dır. Başlangıçta Sinematek’le ve Robert Kolej Sinema Kulübü’nün bir etkinliği olan “Hisar Kısa Film Yarışması” ile birlikte yola çıkılır. Hisar için filmler yapılır.

Yalnızca 4 yıl sürmüş olan Hisar Kısa Film Yarışması, bir lise öğrenci derneğinin Türk Kısa Film Tarihinde yarattığı inanılamayacak boyutlardaki ortamdır. Bu ortam, pek çok kısa filmin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Belki bu filmlerden çoğu bugün kayıptır. Ama ancak 4 kez yapılan ve her yıl beş gün süren bir kısa film yarışmasının kendinden sonraki dönemlerde bunca etkili olmasının nedeni, toplumda film yapma ve izleme potansiyelinin ne denli yüksek olduğunu gösterir.

Hisar yarışmasının ve ağırlıkla Onat Kutlar yönetimindeki Sinematek’in politik tavrını yeterli bulmayan, Genç Sinema grubu, Hisar’ın 4. yılında 1970’te Sinematek’e ve Hisar’a karşı savaş açar. Onların burjuva sanatı yaptığını ve burjuva sanatını desteklediğini öne sürerek kendisi yarışmasız bir gösterim düzenler.

Böylece Kısa Filmciler arasındaki ayırım da başlamış olur. Bu düşünsel yol ayırımı, bir yandan Genç Sinemanın içinden kopmalara neden olacak, öte yandan kimi Genç Sinemacıların 4. Hisar’a katılmamaları nedeniyle Hisar Kısa Film yarışmasını zayıflatacaktır.

Zaten ardından 12 Mart 1971 gelir ve her şey durur. Ne Hisar kalır, ne Genç Sinema... Sinematek ise biraz daha dayanır, ama kısa zamanda işlevini yitirir ve kapanır.

Bu arada 1968 yılında yayına başlayan TRT televizyonu durmadan izleyici sayısını artırmaktadır. Buna koşut olarak sinema salonlarının izleyici sayısı sürekli düşmekte, sinemaya ilgi azalmaktadır. Önce yılda 300 filme kadar çıkmış olan Yeşilçam ekonomik krize girer, ardından kısa filmciler kendilerine film çekme olanağı yaratamaz olurlar.

Tam televizyonun bir kısa film tüketme ortamı olduğu ve kısa filmcilere destek olacağı düşünülürken, dahası İstanbul Teknik Üniversitesi televizyonu, bu kapıyı aralamışken, 12 Mart TRT’si kaskatı bir “memur yönetmen” tipini devreye sokar. Memur yönetmenler, sürekli baskı ve denetim altında çalıştırılır. İçlerinden resmi görüşe uyum sağlayabilenlerin yükselmesine, dahası TRT içinde yaşamasına izin verilir. Özgür film üretimi yapılamaz duruma gelir. İpe sapa gelmez gerekçelerle filmlerin yapılmasına izin verilmez, ya da her nasılsa yapılmış olan filmlere ya yayın yasağı konur ya da inanılmaz ölçülerde kesilerek yayınlanmasına izin verilir.

Bu ortamda soluk alabilen yapımcı ve yönetmenler çeşitli nedenlerle ortama uyum sağlayabilenlerdir. Ötekiler, her zaman olduğu gibi kendilerine yeni olanaklar arar, bulanlar ayrılır. Ancak serbest piyasada da reklam yapımcılığından başka bir olanak yoktur. Onu yapar, yaratıcılıklarını tüketim ekonomisinin çarklarına kaptırır ve yok olurlar.
Kısa Filmin serüveni böyle bitmez. Tam bu ortamda, 1973 yılında, ABD’de Harward Üniversitesi’nde sinema, televizyon ve kitle iletişimi konusunda öğretim yapmış bir yönetmen Suha Arın çıkagelir. Kimsenin film yapmak için finans bulamadığı bir dönemde, özellikle Turing Otomobil Kurumu’nun finans desteğini sağlar ve yeni belgeseller yapmaya başlar...

Bir yandan Ankara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu’nda sinema ve tv dersleri vermeye başlar; öte yandan öğrenci asistanlarına filmlerinde çalışma olanağı sağlar.

Profesyonel sinemacılık anlayışını getirir. Finans bulduğu her türlü konuyu çekebilir. Ustalık, izleyici çekebilir ürün ortaya koymaktır. Uygulamalarından çıkan bu anlayışıyla bir yandan çoğunlukla aynı konuları işlemiş olmasına karşın Sabahattin Eyüboğlu’nun belgesel anlayışına ters düşer.

Eyüboğlu’nun söylemesi gereken sözü vardır, sinema bunun için bir araçtır. Arın ise sinema yapma amacıyla işe başlar. Finansman bulduğu konuların içinden kendine en yakın olanları seçer.

Konularının içinde “ilginç”likler arar. İzleyiciyi ilginçliklerle ekran karşısına getirme ve film boyunca orada tutma anlayışında belgeseller yapar. Söz metinleri profesyonelce oluşturulmuş ama yapay denilebilecek süslemelerle doludur.

Turing Otomobil Kurumu için “Anadolu Uygarlıklarından İzler”, “Monografiler”, Yapı ve Kredi Bankası için “Eski Evler Eski Ustalar” dizilerini gerçekleştirir. Bunların dışında Tahtacı Fatma, Kula’da Üç Gün ve Mimar Sinan sayılabilir.

Arın, TRT’de ya da piyasada çalışan pek çok film yapımcısı ve yönetmenini bu profesyonel tutumuyla etkilemiş ve aynı anlayışın sürdürücüsü pek çok film yönetmeni ortaya çıkmıştır. Ancak doğruyu söylemek gerekirse bunlardan hiç biri filmlerinin yapımında Arın’ın gösterdiği titizliği gösteremediği için kalıcı belgeseller oluşturamamıştır. TRT içerisinde ya da dışarıda kimi kuruluşlardan finans bularak film yapmaya çalışan yapımcılar, olabileceğin en kolayını yapma yolunu seçmişler, bu da nitelikli filmlerin ortaya çıkmamasına neden olmuştur.

Ankara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu, bir yandan Suha Arın gibi önemli bir Belgesel yönetmeni ile öğrenci yetiştirirken öte yandan anlayışı daha da farklı bir başka yönetmen-öğretim üyesi daha barındırıyordu. 1976 yılında öğrencileriyle birlikte çektiği “Ladik 76” filmiyle pek çok asistan, Güner Sarıoğlu’nun belgesel anlayışına yakınlık duyuyordu. O da profesyonel bir sinema anlayışı sergiliyordu. Ancak konu onun için çok daha önemli bir yer tutuyordu. İlgi çekici konuları finansman sağlayacaklara kabul ettirmeye çalışıyordu.

Bugün Türk Kısa Filmi daha çok sinemaya yeni başlayanlar ile televizyon kanallarına, kent ve kasaba belediyelerine beldeleriyle ilgili video programlar üreten özel şirketlerin elinde. Canlandırma sineması ise reklam filmleri yapmak zorunda kalan birkaç animatörle yürümeye çalışıyor.

Sinemaya yeni başlayanlar içlerindeki film yapma isteğini, yaşamak için para kazanmak zorunda olduklarında terk etmek zorunda kalıyorlar. Okul filmleri niteliğindeki “ilk filmler” ise çoğunlukla acemilik kokan iyi niyetli çabalar olarak kalmak durumunda.

Tecimsel şirketler, kendilerine verilen küçük finansmanları da kaçırmamak için olağanüstü küçük bütçelerle ortaya çıkardıkları “şişirme” filmleri kabul ettirme çabasında.
Sinemayı bir “sanat” olarak üretebilecek nitelikteki sanatçılar, söyleyecekleri sözü olanlar ise bu sözü söylemek için sinema dilini seçmiyor. Söyleyeceklerinin izleyiciye ulaşma potansiyeli çok zayıf; çünkü buradan kazanacakları para geçimlerini sürdürmeye yetmiyor.

Oluşan piyasa, yapımcılara film ısmarlayacak olan alıcıların isteklerini, yani tecimsel talebi de alt düzeyde tutuyor. Talep sahipleri niteliği yüksek ürünler göremedikleri için piyasanın oluşturduğu düşük nitelikli filmleri düşünerek gelecek planlamasını yapıyor ve çoğunlukla film yaptırmayı düşünmüyor bile.

Böylece bir kap kaç dizgesini oluşturan belgesel sinema yapımcı şirketleri, kendi oluşturdukları kuyuda kendileri çırpınıyor...

Ankara Uluslararası Film Festivali, Adana Altın Koza Film Festivali, İstanbul Kısa Film Günleri gibi organizasyonlar ise filmlerin niteliğinin yükseltilmesi için gerekli ortamı tek başlarına oluşturmaktan çok uzak; daha çok komadaki hastayı zorla oksijenle yaşatma niteliği taşıyor.

Devlet, kısa filme genellikle “etüt” muamelesi yapıyor. Özel desteklerle nitelikli filmlerin üretilmesi ve piyasasının oluşması konusu devletin gündeminde hiç değil. Bütçelere def etme kabilinden konulan çok küçük paralar da piyasa koşullarında yaşama savaşı veren birkaç niteliksiz tecimsel şirketin kıskacından kurtulup kısa filmi daha ileri götürme potansiyeli taşıyanlara değin ulaşamıyor.

Siyasiler daha çok işin gösterisinde... Show olamayacak uzun vadeli yatırımlardan kaçınılıyor, Show yanı güçlü olan, parlak oyunculu ve adı duyulmuş yönetmenlerin beslenmesine yöneliyor.

Ülke sermayesi, sinemaya akmıyor. Büyük sermaye sahipleri, Amerikan sinemasının kıskacında kalmış Türk sinemasına yatırım yapma eğilimi göstermiyor. Hele kısa filme hiç...

Liberalizmin devleştirdiği büyük holdingler karlı göremedikleri bu alana yatırım yapmaktan kaçınıyor.

Özetle Türk sinemasının içinde bulunduğu genel durum, Kısa Filmin de, Belgesel Sinemanın da hemen hemen benzeriyle başında...

En liberal ülkelerde bile devlet, liberalizmin iç dinamikleri sonucu yitip gitmesini istemediği alanların güçlenmesini sağlamak için özel politikalar oluştururken Türkiye Devleti, sinema alanına yalnızca acil durumlar için ve çok kısa süreli olarak uygulanması düşünülebilecek olan “finans desteği sağlama” politikasını uzunca bir süreden bu yana uyguluyor. Böylece hastalanmış olan sinema sektörünün, belki de bir ameliyatla kesilip atılması gereken hastalıklı kesimleri devlet eliyle ayakta tutuluyor. Bu kesimler zararlı ayrıkotları gibi, sektördeki sağlıklı hiçbir öğenin yaşaması bir yana doğmasına bile izin vermiyor.

Türkiye sinemasına sahip çıkması ve yönlendirmesi gereken Kültür Bakanlığının gözleri önünde bütün alanlarıyla “Sinema”, kıvranmadan, sakince, sessizce, Devletin taktığı oksijen tüpüyle bitkisel yaşamını sürdürüyor ve çürümeyi bekliyor.

Sinemanın, Kısa Film’in ve Belgeselin bugünkü durumu budur...

3) Türk Kısa Filminde birbirinden farklı şu yaklaşımları gözleyebiliriz:
a) İlk Naiv örnekler
b) Aydınlanmacılar Belgesel Sineması
c) Genç Sinema’nın önderlik ettiği Politik Sinema
d) Suha Arın Belgeseli ve ardılları
e) Ardı gelmemiş bir belgesel sinema: Ladik ‘76 ve Güner Sarıoğlu
f) Tecimsel Sinema
g) Öğrenci filmleri

Bunların her birini zaman zaman birbirine ters sinema görüşleriyle, zaman zaman da birbirinin sonragelen’i olarak değerlendirebilir ve ön etkilenimlerini anlayabiliriz.

a) İlk Naiv örneklerde yalnızca teknolojik bir gelişmeden yararlanma ve fotoğraf makinesine benzer bir biçimde “belgeleme” isteği ön plandadır. Bundan söz etmeye gerek yok sanırım.

b) Aydınlanmacı sinemacılar için sinema, düşünce ve duyarlıklarının yaygınlaştırılması için bir araçtı. Pek çok başka alanlarda yaptıkları düşünce ve duyarlık yaygınlaştırması işini sinemayı da içine alacak biçimde genişletmişlerdi. Bu, tıpkı bir ozanın resim de yapmasına benziyordu.

Ancak sinema, ekonominin işin içine delicesine girdiği, maliyeti çok pahalı bir üretim alanıydı. Bir ozanın kağıtla kalemi bulduğunda yazıverdiği şiire benzemiyordu. Dünyanın en güzel şiiri, bütün alçakgönüllülüğüyle izleyici karşısına çıkmak için yıllarca, dahası yüzyıllarca bekleyebilir.

Nazım Hikmet’in şiirleri ancak ozanın ölümünden sonra yaygınlıkla Türk izleyicisinin karşısına çıkabilmiştir. El Greko’nun resimleri ölümünden çok sonra bir tava narasında bulunmuştur...

Ama sinemada bu yapılamaz. Sinema sanatçısı üretimini sürdürebilmek için yaptığını hemen izleyici karşısına çıkarmak, gelir elde etmek, bu gelirin bir bölümüyle kendisi ve üretimine katkıda bulunanların yaşamını sürdürmek, ve büyük bir bölümüyle yeni filmler için yatırım yapmak zorundadır. Bu da “ekonomi” demektir.

Nitekim Sabahattin Eyüboğlu’nun önderlik ettiği Aydınlanmacıların, çeşitli cambazlıklarla sponsorlar bularak oluşturduğu Belgesel sinema yapıtlarının bir akım haline dönüşememesinin altında yatan budur.

c) Genç Sinema’nın önderlik ettiği Politik Sinema akımı ise Türk Sinematek'inin ve Hisar Kısa Film yarışmasının oluşturduğu verimli ortamdan doğar. Bir yandan da 68 kuşağının duygusal politik ortamı bütün hızıyla sürmektedir ve Yılmaz Güney’in politik sinema rüzgarları esmeye ve tartışılmaya başlanmıştır. Bunların da etkisi kısa sürede gözlenecek, dahası başlangıçta aralarına katılmış ama politik olmayı istemeyen kimi Genç Sinemacıları da dışlamak pahasına son derece keskin ve politik bir sinemanın tartışmasına girilecektir.

1969 yılında yapılan bir Genç Sinema Gösterisinde dağıtılmış olan bildiri ve altındaki imzalarla filmler şöyleydi:

GENÇ SİNEMACILARIN BİLDİRİSİ
Genç Sinema elli yıllık bir deneyden sonra Türkiye’de sinema olayının yeniden ve kökten ele alınması gerektiği kanısındadır. Bu hesaplaşmanın tek amacı devrimci, halka dönük ve bağımsız bir sinemanın yaratılmasıdır. Bu amaçla aşağıdaki temel sorunları göz önünde tutarak, bilinçlenen halkın ve devrimci eylemin paralelinde bir sinemanın gerçekleştirilmesi ve halka ulaştırılması yolunda çaba göstereceğimizi bildiririz.

I) Sanatın toplum içinde ve onunla birlikte oluştuğu, toplumdan ayrı düşünülemez olduğu bir kez daha açıklanmalı, halk kavramı yeniden tanımlanmalı, halk için ve halk adına deyimleri aydınlatılmalı, halk kavramından amacın emekçi sınıflar demek olduğu belirtilmelidir.

II) Genç Sinema var olan bu sinema düzenine karşı çıkar. Onun içinde bulunduğu toplumsal düzene karşı çıktığı gibi. Çünkü her iki düzen de insanı açıklamaktan, insanı amaçlamaktan uzak düşmüştür. Halkı hem maddi hem de manevi yanıyla sömürmekten öte bir amacı yoktur. Genç Sinema bu yüzden bağımsız olmalı, hiç bir koşul ve nedenle temel ilkelerinden ödün vermemelidir.

III) Geleneksel kültürün yabancı kültürler gibi ancak devrimci bir perspektifle bakıldığında yararlı olabileceği kesinlikle anlaşılmalı ve anlatılmalı, birikmiş değerler devrimci açıdan değerlendirilmelidir. Genç Sinema bugünün insanını incelerken, ona bakarken yeni değerlere sahip yeni bir insanı görür ve onu olumlu ya da olumsuz eylemleriyle bir bütün olarak ele alır. Genç Sinema özü ve biçimi devrimci açıdan ve bir arada düşünür. Bu kavramların birbirinden ayrılmaz olduğuna inanır.

IV) Genç Sinema yeryüzündeki bütün Yeşilçamlara kesinlikle karşıdır. Yeryüzünün neresinde olunursa olunsun gerçekte bir tek düşman vardır. Bu anlamdaki evrensellik ulusallık düşüncesiyle el eledir. Genç Sinema sağlam, yerine oturmuş ve gerçek sanat değerleri taşıyan bir ulusal yapıtın kendiliğinden evrensel boyutlar kazanacağına inanır.
V)Sinemacının kendi ülkesinin gerçeklerine eğilmekle yükümlü olduğu kesinlikle belirtilmelidir. Ancak Genç Sinema bu gerçeklerin sanat yapıtlarına yansıyışındaki her türlü bağnazlığa ve dogmatizme karşıdır. Sanatçı yapıtını özgür bir biçimde yaratır.

Bu amaçlara yönelmiş bir savaşı verebilmek için bir örgütün gerekliliğinin kaçınılmaz olduğuna inanıyoruz. Önemli ve asıl olan yapıtlardır ve bu yapıtların halka ulaştırılmasıdır. Gerçek bildiriyi de yapıtlar ortaya koyacaktır.

Tanju Akerson,Yakup Barokas, Mustafa Irgat, Algın Saydar,
Ümit Aşçı, İbrahim Bergman, Oğuz Onaran, Ahmet Soner,
Faruk Atasoy, Yorgo Bozis, Yılmaz Özen, Ömer Tuncer,
Veysel Atayman, İbrahim Denker, Mutlu Parkan, Hüseyin Tüzün,
Engin Ayça, Yücel Dönmez, Ömer Pekmez, Altan Yalçın,
Üstün Barışta, Mehmet Gönenç, Gaye Petek, Artun Yeres.






FİLMLER

Asayiş Berkemal (16mm)
Altıncı Filo (8 mm)
Kanlı Pazar (16 mm)
Onlar ki (16 mm)

Bildiri burada sona eriyordu. Filmlerden hangisinin kimin filmi olduğunu bile önemsemedikleri, yönetmen adlarını yazmamalarından anlaşılabilir. Bu gösterideki belgesellerin yönetmenleri şöyleydi: Asayiş Berkemal / Ahmet Soner; Altıncı Filo (adı “Amerikan Filosu” idi buraya yanlış yazılmış) / Ömer Tuncer; Kanlı Pazar / Engin Ayça, Ahmet Soner, Kuzgun Acar; Onlar ki / Artun Yeres...

68’lerin oluşturduğu ortam nedeniyle keskin politik bildirilerin altına imza atmaktan kaçınamayan, ve bugün elde bulunan kimi bildirilerin altında imzası bulunan Mehmet Gönenç, Mustafa Irgat, Ömer Pekmez, Artun Yeres gibi Genç Sinemacılar, önce kendilerini yapılan işlerin sınırına çektiler, sonra da hemen tümüyle dışına düştüler.

Öte yandan keskin politik tavır, Genç Sinemacıların içerisinde bulunan ve daha değişik keskin politik tavır içinde bulunan bir bölüm genç insanın daha kopmasına neden oldu. Genç Sinemacılar, kendilerinin içinden doğduğu Hisar Kısa Film Yarışması ve Türk Sinematek Derneğine karşı, bunların “burjuva kuruluşları” olduğu gerekçesiyle savaş açtılar. Oysa içlerinde bu kuruluşların “burjuva”lığını yadsımamakla birlikte ortak platform oluşturulmasının doğru olacağını düşünenler de vardı ve gruptan ayrıldılar. Oğuz Alpöge ve Ömer Tuncer bu dönemde ayrılanlardandır.

Ahmet Soner, yıllar sonra Genç Sinemacıların Onat Ağabeyinin, sevgili Onat Kutlar’ın,  talihsiz ölümü üzerine Özgür Ülke’nin 12 Ocak 1995 tarihli sayısına yazdığı “Onat İsyancıdır” başlıklı yazısında o günleri şöyle anlatıyor:


Biz kısa film heveslisi gençler, kısa film çekerek işe sıfırdan başlıyoruz. En büyük destekçimiz Onat Abi, hepimizi yüreklendiriyor, hep yanı başımızda yer alıyor. “Genç Sinema” dergisini yayınlıyoruz. İlk sayıdaki çıkış bildirisinde Onat Abi’nin de payı var. O günlerde çektiğim on dakikalık kısa filmle Hisar Yarışmasına katılıyorum: Samim Kocagöz’ün “Teneke” adlı öyküsünden uyarladığım “Asayiş Berkemal”. Jüride Onat Abi de var.

O yıl gençlik hareketi; yürüyüşler, boykotlar ve mitinglerle günden güne tırmanmış, 6. Filo’nun gelişiyle doruk noktasına yükselmişti. “Kanlı Pazar” diye anılacak olan o gün, Beyazıt’tan Taksim’e kadar yürünmüş, yürüyüş kolu meydana girerken saldırıya uğramıştı. Kuzgun Acar, Engin Ayça ve ben 16’lık, Ömer Tuncer ise 8’lik kameralarla olan biteni görüntülemeye çalışmıştık. Onat Ağabey o günlerde hep yanı başımızdaydı. Sinematek Derneği’ni lokal olarak kullanıyorduk. Yazılarımızı orada daktilo ediyor, baskıdan çıkan dergileri yine orada katlayıp abonelere postalıyorduk. Sanki derneğin personeli gibiydik. Gösterilecek filmlerin sinemaya taşınmasına yardımcı oluyor, sonra da oturup gösteri izliyorduk.

Radikal çıkışlarımız, uzlaşmaya yanaşmayan tavırlarımız çeşitli çevrelerin tepkisine yol açıyordu. Eczacıbaşı sermayesinin (Sinematek Derneği Yönetim Kurulu Başkanı, Şakir Eczacıbaşı idi) bizleri finanse ve himaye ettiği dedikoduları çıkarılmıştı. Artık bağımsızlığa kavuşmanın zamanı gelmişti, Galatasaray’da bir yer kiraladık. Çektiğimiz bütün filmleri bir şenlik düzenleyip seyirciye sunma kararı aldık. 1970 yılı Haziranında İstanbul, Ankara ve Adana’da gösterileri gerçekleştirdik. İstanbul’da İTÜ Gümüşsuyu ve TÖS Aksaray salonlarında üçer gün sürdü film gösterilerimiz. Onat Ağabey de filmlerimizi izledi. Yeni Gün gazetesinde uzun bir yazı yazdı, haklı olarak bizi eleştirdi. Çok büyük konuşuyorduk ama yaptığımız filmler çok ilkeldi. Teknik sorunları çözümleyememiştik henüz. Ama burnumuzdan kıl aldırmıyorduk, çok saldırgan bir yanıt hazırladık. Yazının başlığı bile ürkütücüydü: “Onat’gillere Cevabımızdır”

Bu yazıdan sonra Sinematek Derneğine savaş açtık. Niyetimiz ilk genel kurulda derneği ele geçirmekti. Çocukça bir düşünceydi bu. Ayrıca ele geçirsek bile orayı siyasi bir partiye çevirir ve üç günde kapatılmasına yol açardık.

Dernek aleyhinde yazdığımız bildirileri derneğin kapısında üyelere dağıtıyor, film gösterilerinin yapıldığı salonların girişinde dergimizi satıyorduk.




1971 öncesinde Sinematek’in Amerikan Deneysel filmlerini “Yeraltı Sineması” olarak sunuşuna da karşı çıkmış, bir bildiri yayınlayarak, derneği “emperyalizme hizmet etmek” ile suçlamıştık.

O yıl 12 Mart Darbesi’nden sonra topluluğumuz dağıldı, dergimiz çıkmaz oldu. (...)
Böylece Ekim’68’de başlayan ve Nisan’71’de, 12 Mart darbesinden 18 gün sonra 16. ve son sayısını yayınlamış olan Genç Sinema Dergisi çevresindeki bu hareket siyasal baskılardan da önce kendi kendini dağıtmış oluyordu.

d) Suha Arın Belgeseli ve ardılları...
Suha Arın’ın sinema anlayışı, gelecekte ister istemez içine girilecek olan liberal sosyal yapıda sinemayı, özellikle de belgeseli yaşatmanın tek koşulu olarak gözüküyordu. Ancak olumsuzlukları hiç hesaplanmamıştı.

Kısa Filmin serüveni böyle bitmez. Tam bu ortamda, 1973 yılında, ABD’de, Harward Üniversitesi’nde sinema, televizyon ve kitle iletişimi konusunda öğretim yapmış bir yönetmen Suha Arın çıkagelir. kimsenin film yapmak için finans bulamadığı bir dönemde, özellikle Turing Otomobil Kurumu’nun finans desteğini sağlar ve yeni belgeseller yapmaya başlar...

Bir yandan Ankara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu’nda sinema ve televizyon dersleri vermeye başlar; öte yandan öğrenci asistanlarına filmlerinde çalışma olanağı sağlar.

Profesyonel sinemacılık anlayışını getirir. Finans bulduğu her türlü konuyu çekebilir. Ustalık, izleyici çekebilir ürün ortaya koymaktır. Uygulamalarından çıkan bu anlayışıyla bir yandan çoğunlukla aynı konuları işlemiş olmasına karşın Sabahattin Eyüboğlu’nun belgesel anlayışına ters düşer.

Eyüboğlu’nun söylemesi gereken sözü vardır, sinema bunun için bir araçtır. Arın ise sinema yapma amacıyla işe başlar. Finansman bulduğu konuların içinden kendine en yakın olanları seçer.

Konularının içinde “ilginç”likler arar. İzleyiciyi ilginçliklerle ekran karşısına getirme ve film boyunca orada tutma anlayışında belgeseller yapar. Söz metinleri profesyonelce oluşturulmuş ama yapay denilebilecek süslemelerle doludur.

Turing Otomobil Kurumu için “Anadolu Uygarlıklarından İzler”, “Monografiler”, Yapı ve Kredi Bankası için “Eski Evler Eski Ustalar” dizilerini gerçekleştirir. Bunların dışında Tahtacı Fatma, Kula’da Üç Gün ve Mimar Sinan sayılabilir.

Arın, TRT’de ya da piyasada çalışan pek çok film yapımcısı ve yönetmenini bu profesyonel tutumuyla etkilemiş ve aynı anlayışın sürdürücüsü pek çok film yönetmeni ortaya çıkmıştır. Ancak doğruyu söylemek gerekirse bunlardan hiç biri filmlerinin yapımında Arın’ın gösterdiği titizliği gösteremediği için kalıcı belgeseller oluşturamamıştır. TRT içerisinde ya da dışarıda kimi kuruluşlardan finans bularak film yapmaya çalışan yapımcılar, olabileceğin en kolayını yapma yolunu seçmişler, bu da nitelikli filmlerin ortaya çıkmamasına neden olmuştur.





Ömer TUNCER