Yel Değirmenleri !...

Ömer TUNCER
imece@tr.net


I

Biz, kendine “belgeselci” diyenler, ne yapmak istiyoruz?

Amacımız yalnızca gidip bir toplum ya da doğa olayının; ya da ne bileyim, tarihsel bir kalıntıya ilişkin bilginin sonraki kuşaklara aktarılması için belgelenmesi midir?

Ya da bir kurulusu tanıtmak, fabrikanın çalışanlarına eğitim vermek, bilimsel bir deneyi ya da gözlemi asama asama belgelemek mıdır?

Elimizdeki pelikül ya da manyetik bant bu ise de yarar elbette... Ama ortaya çıkan ürün sinema olur mu?

Daha önemlisi: Sinema olmalı mıdır?

Peki, “Sinema nedir?”

Kitle iletişim araçlarının tümü onları oluşturan teknolojinin gelişmesi ile ortaya çıkmış ve çıktığı anda da kendisiyle birlikte bir sanat dalı oluşturmuştur.

Bunların sonuncusu sinemadır.

Sinema, Sermaye’nin, sanat yapıtlarının yaygınlaşmasını henüz engelleyemediği bir donemde ortaya çıktığı için “sanat” olarak gelişme şansı bulmuştur. Ama çok kısa bir süre sonra ortaya çıkmış olan Radyo ve Televizyon, birer sanat dili olarak gelişememiştir. Radyo ve televizyonun sanat diline dönüşmesi özenle engellenmiştir.

Çünkü sanat dillerinin yaygınlaşıp genişlemesi ile sanat izleyicisi, tüketim ekonomisinin hedefindeki yapay insandan uzaklaşmaktadır.

Oysa 20. Yüzyılın özellikle ikinci yarısında sermayenin çabası, kitle iletişim araçlarını kullanarak kendisine “tüketici” yetiştirme çabasıdır.

Kitle iletişim araçlarını kullanan bu iki yapı arasında göze görünmez bir savaş başlamıştır. Daha doğru bir deyişle, kendi çizgisinde yürümekte olan “sanat” bütün dallarında sermayenin saldırısına ve istilasına uğramıştır. Böylece sermaye, bir yandan tüketici potansiyeli gördüğü sanat evreninin insanlarını tüketim evrenine çekebilmekte, öte yandan sanat yapıtı görünümlü Troya atlarıyla bütün dünyada cirit atmaktadır.

Sermaye, devleti tam olarak elinde tuttuğu ABD’de sanatı bütünüyle ele geçirmiş ve “kuzu postuna bürünmüş kurt” kılığıyla, “sanatmis gibi görünerek” karşımıza çıkmaya başlamıştır.

Var olan sanatlar “tanıtım” ürünlerine dönüşmüştür... Önüne gelenin, Jekond’unu reklam olarak kullandığını görse Leonardo ustanın ne düşüneceği kimsenin umurunda değil...

Sinema ürünlerinin, devlet politikalarını yaygınlaştırma aracı durumuna getirildiğini ABD insanı ayrımsayamamaktadır.

İşte günümüzde yaygınlaşmakta ve bir kanser uru gibi dünyayı sarmakta olan süreç budur.

Simdi donelim, sorularımızı yineleyelim:

Nedir “sanat”, nedir “sinema”?

Belgeselciler Birliği 1. Ulusal Konferansı’nda yontucu Necdet Sumer’den bir alıntı ile bunu açıklamaya çalışmıştım. Simdi yine bu kolaylığa başvuracağım.

Yeni bir yazısında diyor ki Necdet Sumer:
Sanatsal etkinlik insana özgü yaşantıları iletebilir ve başkalarınca da hep yeniden yaşanılabilir kılmak üzere, bu yaşantılara duyu-algi yetileriyle algılanabilir bir biçim kazandırma etkinliğidir.

Eğer “sinema”nin, sermaye tarafından kullanılmasına ve “yapay insan”, “gereginden çok tüketen yapay tüketici” oluşturmasına razı değilsek, bütün sanatların, dolayısıyla da sinemanın yaşantılarımızı ileten ve başkalarınca da yaşanılmış kılan bir etkinlik olarak sürmesini sağlamalıyız.

En olmaz denen konuya bile “ben”in yaşantısı yüklenebilir. Ama “ben” buna gerekseme duyarsa...

Gerçek sanatçı, iste böyle bir “ben”dir.

Gerekseme ise, sinema olsun olmasın bütün sanat dillerinin çok iyi izleyicisi olmakla, sanat evreninin içinde yasamakla olanaklıdır. Yaratıcı, kendi yaratım surecinden çok daha fazlasını yaratıcılar evreninde, başka yaratıcıları ve onların yaratılarını izleyerek geçirmek durumundadır.

Biliyorum, elimizdeki araç, sermayeye gerek duyuyor. Ama onu üretecek olan da biziz. Öyleyse Belgesel Sinemacılar Birliği, sermayeye büsbütün teslim olmama işlevini de üstlenmelidir.


II

Ekin tarihinde Apollon, gün tanrıydı, evrensel usun nurlarını o yağdırırdı... “Doğrular”, “doğru araştırmaları”, yani din, bilim ve felsefe onun yaratısıdır... Onun gerçekleri yalnizca “bulunabilir gerçek” özelliği taşır. Yani verilmiştir, bize yalnızca “bulmak” kalır.

Oysa Dionysos, coşku dünyamızın tanrısı olarak, kendi coşkularımızı yaratmamız için bize alabildiğine özgürlük tanır. Başka “ben”lerle paylaşmaya çalıştığımız şey, bu yaratılardır.

Dionysos’un dünyasında, kendi evreninin tanrısı, “coşku” evreninde alabildiğine üreten “ben”dir... Apollon evreninin ana kavramı olan “gercek”ler, “verilmis” olmasına karşın Dionysos evreninde “ben”, kendi “guzel”lerini belirleyebilendir.

Tek tanrılı dinlerin tanrısının yaratıcılığı, Dionysos evrenindeki bu yaratıcılığın genellenmesinden başka nedir ki?

“Ben”in evreninde “dogru-yanlış” olmaz... Bu evrende, “cosku”nun kavramlarını, “sevgi”, “nefret”, “güzel”, “çirkin”, “coşku”, “korku”, “heyecan”, “yüce”, “yanık”, “fantazi”yi bulabilirsiniz.

İşte “ben”in yaratıcılığı bu kavramlarla olanaklıdır, yaşantıların dünyası olan, Sanat’ın evreni bu dünyadır.

Belgeselcinin güçlüğü de tam bu noktada ortaya çıkar... Apollonien bir “gercekler dünyası”nın verileriyle nasıl olup da Dionisiak bir “ben dünyası”nı paylaşabilecek ortaklar aranabilecek, dahası, nasıl olup da bulunabilecektir?

Kurmaca bir filmde istediğim gibi kendimi anlatma özgürlüğüne sahibim. Öyküyü ben kuruyorum... Öykü gerçeklerden alınmış bile olsa onu almayı ben seçtim. Yani kendimi anlatmaya uygunsa aldım. Üstelik ayrıntıda ya da bütününde istediğim gibi değişiklik yapma, kendime uyarlama hakkına da sahibim...

Oysa belgeselde, yalnızca konumu seçme hakkim var... O da ne denli varsa – piyasa zorlamaları, bürokrasi yönlendirmeleri, güvenlik yasaklamaları ne denli izin verirse...

Peki ama belgesel yönetmeni ne yapsın? Onun elinde gerçeklerden başka kullanabileceği malzeme yok. Bu durumda kendini anlatma şansı da mi yok?..

Belgesel sinema için bir açıdan şans, bir açıdan şanssızlık bu...

İzleyicinin sizin anlattıklarınızın büyüsüne kapılıp “ben”i hiç duymama olasılığı var. Yani “ben” diyelim ki Kızılırmak'ı anlatmaya çalışırken gökyüzünden geçen bir kuşun kartal olup olmadığına dikkat etmek gibi...

Şans, çünkü zaten “ben”imle paylaşacak bir şeyi olmayanın önüne koyacak başka bir şeyim var...

Şanssızlık, çünkü anlatacağı hiç bir şeyi olmayan ve yalnızca satılacak bir meta üreterek belgesel sinema yaptığını savlayanlarla ayni kefede değerlendirilirsiniz. Dahası belki toplumun çok geniş kesimi, belgeseli şip-şak fotoğraf gibi yalnızca karşıdaki insanin sakalını bıyığını yerli yerinde gösterecek fotoğrafa benzetir. Bu durumda kameranın arkasındaki belgesel yönetmeninin hiç bir önemi yoktur.

Yine dahası, belgesel yaptığı savındaki kimi kişilerin de kendilerini benzer bir şip-şakçılık isiyle görevlendirmeleridir. Bu durumda da yönetmenin teknisyenlik dışında bir işi yoktur.
Gerçek belgesel yönetmeni ile şip-şakcı yönetmenlerin birbirinden ayrılmasına şiddetle gerek vardır.

Bu sınırları koyduktan sonra, bir belgesel yönetmeninin de 20. Yüzyılda yasayan bütün öteki sanatçılar gibi Dışavurumcu (expressionist) bir temelden yola çıktığının bilincinde olması gereğinden söz edilmelidir. Disavurumculuk özlerin betimlenmesine dayalı bir sanat görüşüdür. Özler sanatçının idealleridir. Yani sanatçı, ürününde kendi yarattığı evreni betimler.

Peki, belgeselin malzemesi olan diş evrenle sanatçının yarattığı “oz”ler birbiri ile nasıl örtüşecek?

Dış dünyadaki “tekil”ler, “oz”ler evrenindeki “tumel”lerin tek tek örnekleridir. Bunlardan yola çıkarak “oz”lere varma şansı, kurmaca dünyaya göre çok daha yüksektir.
Kurmaca dünya, “ben”in dünyasındaki özlerden çıkarılmış bir sonuçtur.
Oysa “ben”in evrenindeki “oz”ler, dış dünyadaki tekillerden “ben” tarafından oluşturulmuştur.

Belgesel sinemacı ayni yolu izleyerek “ben”in evrenindeki o özlere ulaşma, doğrudan yakalama şansına sahiptir.

Belgesel Sinemacılar Birliği belki bu konuda üyeler arasındaki görüş farklılıklarından ötürü “resmi bir görüş” sahibi olamaz; dahası belki olmamalıdır da... Ama bugüne değin yaptığı gibi bir tartışma platformu oluşturup canlı tutmayı sürdürmesi ülkemizde belgesel sinemanın geleceği açısından büyük umutlar vermektedir. Bütün bu tartışma ve konuşmaların oluşturduğu alan gelecek kuşakların düşünme, tartışma ve kendini oluşturacak potansiyeli kullanabilmelerine olanak vermektedir.

İşte yel değirmenleri!..
İşte Sancho Panza!.. İşte Rosinante!..
Savaşmaktan başka çaremiz var mi?..




Ömer TUNCER