Yapım Tarihi - 2006
Bölüm Sayısı - 14
Süre - 00:45:00
Format - Belgesel, Renkli, Türkçe, Arapça, İngilizce
Bölümler - Umman, Yemen, Sudan, Lübnan, Mısır,
Suriye, Malezya, Endonezya, İran,
Cezayir, Filistin, Ürdün, Pakistan,
Türkiye
Yönetmen - Adem Özkul, Enes Hakan Tokyay
Kameraman - Adem Özkul, Enes Hakan Tokyay
Kurgu - Adem Özkul, Enes Hakan Tokyay
Teknik Asistan - Aytunç Menevşe
Senaryo - Aslıhan Eker, Ayşe Böhürler, Şaban Şikar
Proje Sorumlusu - Ayşe Böhürler, Süreyya Önal
Hazırlayan Ve Sunan - Ayşe Böhürler
Yapım-Yönetim Koordinatörü - Aslıhan Eker
Müzik - Eser Taşkıran
Proje Danışmanı - Sefer Turan
Yapım - Gala Ajans
Çeviriler
Arapça - Hasibe Turan, Ümran Önal,
Rümeysa Zeynep Uylaş
İngilizce - Aslıhan
Eker, Zeynep Büyükcoşkun, Nagihan
Haliloğlu
Fransızca - Engin Kandemir
Farsça - Zaur Şükürov
Malayca - Ali Çetin,
Murat Korkmaz
Urduca - Rizwan A Siddiqui
Kanal 7, farklılıkları, değişimleri ve hayalleri ile İslam coğrafyasındaki kadın
gerçeğini muhteşem bir prodüksiyonla ekrana taşıyor.
Önyargılardan oluşan duvarların arkasında sevinçleri, üzüntüleri, sorunları,
modern dünyaya ve İslam’a bakışları ile 3 kıtadan, 13 ülke ve 30 şehirden ekrana
yansıyacak 200 kadın portresi. Sinema tadında görüntüler, farklı çekim tekniği
ve Özgün müziği ile belgesel film Duvarların Arkasında “İslam Coğrafyasında
Kadın” her Cumartesi - Pazar saat 23.30’da Kanal 7’de.
Tartışıyorlar, eleştiriyorlar, karşı çıkıyorlar, savunuyorlar… Duvarların
arkasında saklı olmayan kadınlar kendi coğrafyalarında kendi hikâyelerini
anlatıyorlar. İslam coğrafyasındaki kadınların yıllar boyu içine konuldukları
ezilmiş ve sessiz önyargısının dışında, farklı mücadele ve başarı hikâyeleri…
İslam dünyasındaki kadın sorunlarını önyargısız bir bakış açısı ile
değerlendiren belgesel, Müslüman ülkelerin siyaset, sanat, ekonomi alanındaki
önemli kadın kimliklerini ortaya koymak bir yana, kültürel farklara dikkati
çekerek, bu ülkelerdeki değişimi, toplumsal dinamizmi, modernleşmeyi kadın
perspektifinden anlatıyor. Başta Türkiye olmak üzere bu ülke kadınları, yaşam
biçimleri, sosyal yaşam içindeki konumları, sanat ve siyasetteki etkinlikleri,
farklı kültür ve geleneklerin hayatlarına yansıması, sivil toplum kuruluşları
ile ilişkileri, çalışma hayatında karşılaştıkları problemler, giyim tarzları,
dünyaya bakışları ile belgeselde yer alıyorlar. Her bir ülkede kadının durumu
paradoksların ve kontrastların altı çizilerek çok yönlü bir şekilde anlatılıyor.
Duvarların Arkasında “Müslüman Ülkelerde Kadın” belgeselinin proje sorumlusu,
Kanal 7’de uzun yıllardır başarılı programlara imza atan Ayşe Böhürler.
Yapım-Yönetim Koordinatörlüğünü Aslıhan Eker’in yaptığı belgeselin Umman, Yemen,
Sudan, Mısır, Suriye, Lübnan, Endonezya, Malezya bölümlerinin yönetmenliğini
Adem Özkul, Cezayir, İran, Filistin, Ürdün, Pakistan ve Türkiye bölümlerinin
yönetmenliğini ise Enes Hakan Tokyay yaptı. Belgeselin grafiklerini Hakan Tokyay
hazırladı. Özgün müzikleri ise Eser Taşkıran’a ait. Proje danışmanı gazeteci
Sefer Turan.
Umman, Yemen, Sudan, Lübnan, Mısır, Suriye, Malezya, Endonezya, İran, Cezayir,
Filistin, Ürdün, Pakistan ve Türkiye’de çekilen ve 14 bölümden oluşan Duvarların
Arkasında “Müslüman Ülkelerde Kadın” belgeseli Cumartesi-Pazar günleri saat
23.30’da ekrana gelecek.
Kaynak
Kanal 7 Web Sitesi
Duvarların Arkasında (13 Cd)
Müslüman Ülkelerde Kadın
Ayşe Böhürler
Mavi Yayıncılık Film
Yayın Tarihi - 2011-09-26
Baskı Sayısı - 1. Baskı
Dil - Türkçe
İslâm dünyasına Batı'dan bakıldığında coğrafi ve kültürel farklılıklar
gözetilmeden tek tip kadın portresi karşımıza çıkıyor; erkeğine köle olmuş,
baskı altında ve kuşatılmış kadın. Peki burkaların, peçelerin arkasında tasvir
edilen bu kadın tipi ne kadar gerçeği yansıtıyor? Onlar dünyaya nasıl
bakıyorlar? Kendi yaşadıkları sorunlar ile dünyanın gündemindeki kadın sorunları
arasındaki farklar neler? Modern dünya İle uyum sağlamak istiyorlar mı?
önlerinde görünen ve görünmeyen duvarlar neler? Nasıl bir kadın özgürlüğü
modelini benimsiyorlar? Dindar ve modern olmak arasında nerede duruyorlar? Bu
sorulara cevap aramak üzere çıktığımız yolculukta, her coğrafyada birbirinden
farklı cevaplar çıktı karşımıza.
İslam dünyasındaki kadınların önüne iki taraflı duvarlar örülmüştü. Bir taraftan
Batı dünyasının ön yargıları, diğer yandan kendi ülkelerinin Kültürlerine göre
değişen baskıcı gelenekleri. Bu araştırma Müslüman kadınların dünyasında varolan,
görünen ve görünmeyen engelleri anlama çabasıdır.
Bu belgeselde Müslüman kadınların dünyasını İçerden bir bakışla yansıtmaya
çalıştık. 14 bölümden oluşan "Duvarların Arkasında-Müslüman Ülkelerde Kadın"
adlı belgesel film, Müslüman nüfusun çoğunluk olduğu ülkelerde kadınları
kültürel ve coğrafi farklılıkları ile değerlendiren bir proje olarak alanında
ilktir.
kitapyurdu.com
Duvarların Arkasında; Müslüman Ülkelerde Kadın
Aslıhan Eker, Ayşe Böhürler ile beraber hazırladığı, 13 ülkeyi kapsayan,
müslüman ülkelerde kadının durumunu araştıran ve daha sonra kitaplaşan belgesel
dizisini hazırlarken edindiği izlenimleri paylaştı. Konferans notu olarak
hazırladığı dokümanı aşağıda sunuyoruz.
MÜSLÜMAN ÜLKELERDE KADIN BELGESELİ
Farklı Müslüman Ülkelere giderek oradaki kadınların hayatlarına bakılacak geniş
çaplı bir belgesel oluşturma projesi Ayşe Böhürler ve Süreyya Önal tarafından
bundan 5 yıl önce oluşturulmaya başlandı, ben o sıralar henüz İngiltere’de
mastır öğrencisiydim. Ancak daha önce Ayşe Böhürler’le Kanal7’de beraber
çalıştığımız ve benim de bu konularda araştırmalar yapıp merak sahibi olduğumu
bildikleri için, projeye ben de dahil oldum. O sıralar İngiltere’de UCL(
Univercity of London)’a bağlı Birkbeck Kolejinde Cinsellik, Kadın ve İslam adlı
bir kurs alıyordum, aynı zamanda tezimi belgesel üzerine hazırlıyor ve yine
UCL’de bir belgesel atolyesine katılıyordum. Orada da kendi çapımda İslamda
kadına dair bir belgesel projesi hazırlamaya çalışıyordum, tam bu sırada bu
projenin gelmesi benim için hayallerimin gerçekleşmesi gibiydi.
Projeye öncelikle araştırma isimleri oluşturma aşamasıyla başladık, bu 2004
Nisan veya Mayıs aylarında başlıyor. Hazırlık aşaması aslında böylesine çaplı
bir belgesel için oldukça uzun surer, ancak bizim hem parasal hem zamansal
sıkıntımız olduğu için, kısa bir sürede her şeyi hazırlamak zorunda kaldık. Gece
gündüz çalışıyordum diyebilirim, birincisi projeye konan ülkelerin bırakın
kadınları hakkındaki bilgiyi, neredeyse o ülkeler hakkında genel bilgilere
rastlamak imkânsızdı. İngiltere gibi Ortadoğu ve İslam üzerine sadece bir değil
onlarca kitap bulabileceğini bir yerden geldikten sonra bunu farketmek benim
için sürpriz olmuştu. Gideceğimiz ülkeler hakkındaki bilgilerin hemen hemen
hepsi ingilizce idi. Kaynak olarak internet yoğunluktaydı ancak gideceğimiz
ülkelerin büyükelçilikleri, etrafta Ortadoğuya gidip gelmiş o ülkelerek hakkında
fikir sahibi olan kimselerden danışarak alınan bilgiler, kitapları kullandık…
İlk ülke Umman’a 2004 Aralık’ta giderek start vermiş olduk. Bundan sonra 2 yıl
boyunca Umman, Yemen, Sudan, Mısır, Lübnan, Suriye, İran, Ürdün, Filistin,
Cezayir, Endonezya ve Malezya’ya yolculuk yaptık. Daha sonra Türkiye çekimlerini
de yaparak projeyi tamamlamış olduk. Belgeselde her ülkede farklı kesimlerden
farklı düşüncelerden farklı iş alanlarından, günlük hayattan, köyden kentten
birçok kadınla röportaj yapmaya gayret ettik. Amacımız bir fotoğraf çekmek ve
müslüman ülkelerdeki kadınları farklılıklarıyla tanımak ve tanıtmaktı.
Belgeseli yapmaya karar verdiğimizde niyetimiz şimdiye kadar sürekli başkaları
tarafından presente edilen, özellikle de batı tarafından inceleme altına alınan
ve çoğunlukla da cahil, baskı altında, konuşamayan, özgür olmayan kadınlar
olarak yansıtılan ve tanınan diğer İslam ülkelrindeki kadınları, kendi gözümüzle
görmek, tanımak ve aslında yansıtıldıkları gibi olmadıklarını ortaya koyacak
pozitif bir imaj çizmeye çalışmaktı.
11 Eylül’den sonra başlayan yeni-emperyalizm dönemi diyebileceğimiz bir zamanda
kadınlar yine Edward Said’in “oryantalizm” tezinde dikkat çekildiği üzere vahşi,
cahil, doğulu ve müslüman” erkeklerden kurtarılması gereken zavallılar olarak
yansıtılıyordu. Ortalıkta zavallı ve ezilmiş müslüman kadın portreleri
dolaşıyordu, bu dönemi bu salondaki herkes net olarak hatırlıyordur eminim.
Burkalarından kurtarılmaya çalışılan kadınlar gibi… Bunun karşısında ilk defa
müslüman kadınlar olarak bizler batı seyircisine de hitap edebilecek kalitede
içeriden bir bakışla, kötü hikâyelerin değil başarılı ve kariyer sahibi
kadınların seslerinin yer aldığı bir belgeselin bu alanda ilk olacağını ve çok
önemli olduğunu düşünerek bu işe soyunduk.
Ve bu projeye başladığımızda şunu farketmiştik, senelerdir müslüman kadınlar
olarak sorulara muhatab olan bizler birçok müslüman ülkenin ismi anıldığında
kadınları hakkında hiçbir şey bilmiyorduk. Dünyadaki müslüman kadınlar
denildiğinde aklımıza tanıdığımız birkaç yazardan, İranlı birkaç yönetmen veya
aktrisiten başka isim gelmiyordu. Mesela Umman kadınları kimlerdir ne yaparlar,
Yemen’de kadınlar nasıl bir hayat yaşamaktalar, Endonezya’da müslüman kadınların
ne gibi problemleri var sorularının cevapları varsayımlardan ibaretti.
Araştırmaya başladığımda bu cahilliğin sadece kişisel olarak bizimle sınırlı
olmadığını, Türkiye’de genel olarak böyle bir ilgisizlik olduğunun farkına
varmıştım. Listemizde gidecek olduğumuz ülkelerin çoğunun kadınlarıyla ilgili
tek bir türkçe kaynak bulamamıştım. Burada Batının önyargılarını sürekli eleştri
yağmuruna tutan biz müslüman kadınların, kendimiz hakkında ancak Batı
kaynaklarına başvurarak bilgi edinmemiz bizim için hayli ironik olmuştu.
Bu önyargıları ve genellemeleri gittiğimiz ülkelerde ve yaptığımız röportajlarda
da sıkça gördük. 13 ülkede 200’den fazla kadınla yaptığımız röportajlarda en sık
tekrarlanan ve artık duymaktan sıkıldığımız cümle “şu şu problemlerimiz var, ama
Elhamdülillah biz diğer müslüman ülkelerin kadınlarından daha şanslıyız”! Bu
cümle gittiğimiz her ülkede istisnasız tekrarlandı. Hatta gittiğimiz ülkeler
içerisinde kadınların eğitim, refah seviyesi açısından en düşük olarak
nitelendirebileceğimiz, tabi GSMH olarak da dünyanın en fakir ülkeleri arasında
olan Yemen’de bile birçok kadın tarafından söylendi. Türkiye’de diş hekimliği
okuyup şu anda Sana’da babasının hastanesinde diş hekimliği yapmakta olan genç
bir Yemenli hanımla yaptığımız röportajda mesela, kendisi birçok problemden,
baskıcı geleneklerden şikâyet ettikten sonra “ama Allaha şükür biz İran gibi
değiliz” diye eklemişti. Böyle düşünmesinin nedenini sorduk, “orada kadınlar
araba kullanamıyorlarmış, sokağa çıkamıyorlarmış biz burada peçeyle de olsa
çıkıyoruz, burada kadınlar daha özgür” diye cevap verdi. Böyle bir cevabın bir
Amerikalı veya Batılı tarafından verilmesini beklersiniz, ama gayet eğitimli
genç bir müslüman kadın tarafıdnan değil. Ama bu birbirimiz hakkında ne kadar
bilgisiz ve önyargılarla donatıldığımızın çok iyi bir örneği. Türkiye’de bu
genellemeler daha da şiddetli, bunun tarihsel açıklamaları var ama pratikten
Örnek vermek istiyorum. Birçok ülkeyi ziyaret ederken birçok arkadaşım ve gayet
muhafazakâr olan akrabalarım bile bana çok dikkatli olmam gerektiğini, Arap
erkeklerinin saldırgan olduğunu, bir kadın için asla güvenli olmadığı vs gibi
uyarılarda bulunuyorlardı. Bu tip önyargıların oluşmasının nedeni zannediyorum
ki, müslüman ülkelerde insanların müslüman dünyaya dair görüşlerini
şekillendirdikleri veyahut ilk defa diğer müslümanlarla tanıştıkları yerin Suudi
Arabistan olması. Ne yazık ki Suudi Arabistan’ın kadın konusundaki tavrı bütün
İslam ülkelerine; hatta İslama hem batılılar hem de müslümanlar tarafından
malediliyor.
Bu nedenle belgeselde en önemli amaçlarımızdan birisi İslam ülkeleri arasındaki
farkları ve kadınların bu ülkelerdeki sosyal konumlarının, statülerinin,
aktiflik veya pasifliklerinin veya problemlerinin ekonomik, politik, tarihsel,
geleneksel durumdan etkilenerek farklılaştığının altını çizmekti.
Gittiğimiz ülkelerde yaptığımız röportajlarda kadınların hepsi varolan
problemlerin kaynağının İslam değil yanlış uygulamalar, geleneksel yorumlar
olduğunu altını çizdiler. En seküler en dindar olmayan kadından en dindarına
hepsi sözbirliğiyle İslamın kadına en çok değer veren din olduğunu dile
getirdiler. Bu sadece Türkiye, Lübnan, Cezayir gibi ülkelerde değişiyor. Fakat
en sivri şekliyle Türkiye’deki bazı feministler İslamda varolan uygulamaların
kadının özgürlüğünü baskı altına alan emirler olduğunu ifade ediyorlar ve dinin
kadının özgürleşmesi önünde engel olduğunu dile getiriyorlar.
Fakat tabii gittiğimiz ülkelerde her ne kadar ağız birliğiyle kadınlar
problemlerin İslamdan kaynaklandığını söylemiyor olsalar da, ortada var olan
birçok problemin İslamın yanlış yorumlarından kaynaklandığı ifade ediliyordu.
Yani ortada kadınların çözmesi gereken, İslami yorumlardan kaynaklanan
problemler vardı. Bu anlamda Batı’da veya küresel dünyada müslüman kadınlar
hakkında çıkan haberlerin veya Kara tablonun tamamıyla inkârı söz konusu değil.
Burada dikkat çekilmesi gereken nokta, bu ülkelerde içeriden gelen bir kadın
hareketinin olduğu ve bizzat o ülkenin kadınlarının bu problemlerle mücadele
ettiği. Böyle bir mücadele içten sürerken batının İslam ülkelerindeki kadın
konusuna müdahale etmesi veya üstten ahkâm kesmesi bu kadın hareketlerine bir
yarar sağlamıyor aksine zarar veriyor. Nasıl zarar veriyor? Bu ülkelerde
kadınların hak arayışları emperyalist, Amerikancı veya batıcı tehditlerin bir
yansımasıymış gibi algılanıyor ve kadınların aslında içeriden gelen değişim
talepleri veya istekleri Amerika’nın İslami ülkeleri yozlaştırma politikalarının
bir parçasıymış gibi görülüyor. Birçok kadın derneği Batılılar tarafından
desteklenmekle, para almakla, kadın problemlerini abartarak Batıya peşkeş
çekmekle suçlanıyor. İçten ve samimi sesler, batının da geleneğin de uzağında
yeni tanımlamalar yapılarak oluşturulmaya çalışılan değişim çabaları yavaşlıyor.
Peki, nedir kadınların genellikle bütün bu ülkelerde verdikleri hukuki anlamda
mücadelenin ana başlıkları- Öncelikle belirtmeliyim ki biz seküler bir ülkede
yaşadığımız için islami hukukunu sadece teoride biliyoruz, pratikte yaşanan
problemlerden birçoğumuzun haberi yok. Bu gittiğimiz ülkelerin hepsinde aile
hukuku şeri olarak belirlenmiş, her ne kadar birçok alanda Batı hukukunu
kullanıyor olsalar da aile hukukun şeriat olmasına çok dikkat ediliyor. İslam
Aile Hukuku her ülkede farklı uygulanıyor. Bazı ülkelerde bazı maddeler
değiştirilirken bazı ülkelerde bu değişimlere şeriata aykırı olduğu savıyla
karşı çıkılıyor. Aile hukukunda kadınların ve kadın hareketlerinin gittiğimiz
ülkelerde en çok dile getirdikleri istedikleri değişimler genellikle şu
başlıklar altında toplanabilir:
1- Boşanma:
Geleneksel İslam hukukuna göre erkeklerin sözle şartsız boşama hakkı varken
kadınların bu hakkı yok. Hula yani kadınlara boşama hakkı birçok ülkede daha
yeni tanınmış bir hak ve hula da aslında kadınlara çok ciddi bir çözüm
getirmiyor, çünkü hula yapan kadın bütün haklarından feragat etmek zorunda,
mehri de dahil herşeyini erkeğe geri veriyor. Mesela kadın kocasının ikinci
evliliğine razı olmadığı için boşanma talep ediyor, diyelim 20 yıl sonra, fakat
Hula istediği için o zamana kadar elinde olan bütün mallardan feragat ediyor ve
elde sıfır kalıyor. Bu nedenle mesela Mısır’da kadınların çoğunun kocalarının
ikinci üçüncü evliliklerine veya şiddete tahammül etmek zorunda kaldıklarını
söylüyordu kadın dernekleri. Tabii birçok ülkede evlenme kontraktı diye bir
uygulama var. Eğer kadın bu kontrakta baştan ikinci evlilik vs gibi birçok şeyi
belirtir ve boşanacağını ilan ederse bu haklara sahip olabiliyor. Tabii bu
kontraktı kimlerin yapabileceğini tahayyül edin, Yemen gibi kadınların %40’ının
okuma yazma bilmediği ve eşlerin evlenmeden önce birbirlerini görmelerinin bile
ayıp sayıldığı bir toplumda kaç tane kadın böyle bir kontraktı yapabilir.
Tabiiki çok az elit bir kesim. Bu konuda Örnek bir hikâye Yemen’de
karşılaştığımız Azize’nin hikâyesiydi. Oldukça fakir bir ailenin kızı olarak
evleniyor, ona verilen mehr de tabii ailesi tarafından düğün masraflarına
harcanıyor. Kocası ve kaynatasından sürekli şiddet görüyor, eve kapatılıyor, iki
çocuğu var yapacağı hiçbir şey yok. En son dayanamıyor ve annesinin evine
kaçıyor ve tabii kocası ona bu kadar işkence etmesine rağmen onu boşamıyor,
çünkü İran’da veya başka İslam ülkelerinde de çokça görüldüğü gibi erkekler
kadınları Hula yaptırmaya zorlamak ve bütün malları almak için herşeyi
yapıyorlar. Azize boşanacak fakat mehri geri ödeyecek parası yok, en sonunda
birilerinden borç alarak boşanabiliyor. Çocuklarını, elindeki parayı kaybediyor
ve üstüne üstlük borçlu 25 yaşında bir kadın olarak böyle geleneksel bir
toplumda kalakalıyor. Bu birçok örnekten sadece biri. Burada hukukun zayıf olanı
koruması ve böyle konulara çare bulması gerekirken zaten toplumsal hiyerarşi
açısından üstün olanın yanında nasıl durduğunu görüyoruz.
2- Kadınlara Veli Tayin Edilmesi:
Birçok ülkede yine kadınlar velilerinin izni olmadan yurtdışına çıkamıyorlar
veya evlenemiyorlar. Veli derken baba, koca, abi veya dayı amca gibi erkekler
kastediliyor tabii. Hatta bazı ülkelerdeki İslam hukuku uygulamasına göre
velilerin kızlarını isteği olmadan evlendirme hakları var. Çoğu ülkede bu kural
da değiştirilmiş, kızların evlenme yaşına 15-18’e kadar çekilip, kendi
istekleriyle evlenme koşulu koyulmuş.
3- Namus cinayetleri konusundaki kararlar:
Birçok ülkede namus cinayetlerine “cinayet” muamelesi yapılmıyor, namus
cinayetinden içeri girenler 3 ay 5 ay gibi kısa süreler sonucunda hapisten
çıkabiliyorlar. Yine ev içi şiddet te bu bağlamda ayrıca bir başlık. Hala
erkeğin karısını dövme hakkı olduğunu dinle savunan kişiler var…
4- Çok eşlilik:
Birçok ülkede çok eşliliğin sınırlandırılması yani bir takım şartlar getirilmesi
söz konusu, mesela birinci kadından izin alınması gibi. Ama bazı ülkelerde
dindar kesim bu kısıtlamalara karşı çıkıyor, bunu Allah’ın erkeklere verdiği
hakkın kısıtlanması olarak görüyorlar. Malezya’da mesela erkek ikinci eş almadan
birinci eşe malının yarısını versin diğer bir kısıtlama getirilmek istenmişti.
Nedeni ise çok evlilik yapan erkek bütün eşlerinin mallarına ortak olurken,
kadınların mallarının gittikçe bölünüyor olmasıydı. Fakat meclis karşı çıkmıştı
bu kısıtlamalara. Yine Ürdün’de birinci eşten izin alma zorunluluğu meclisten
geçmemişti. Ama İslam dünyasında birçok kişi çok eşlilik ayetinde yer alan
adalet vurgusunun bu tür bir kısıtlamaya yeterli kaynak olacağı konusunda hem
fikir.
5- Mirasta Eşitliksizlik:
Bu da modernleşmeyle beraber, çalışan kadınların artık evi geçindiren olması,
çoğunlukla anneye babaya bakanların da onlar olması nedeniyle hala mirasın üçte
birini almaları dolayısıyla eşitsizlik olarak görülen uygulamalardan birisi.
Özellikle Malezya gibi çalışan kadın oranının hayli yüksek olduğu, gelir
seviyesi yüksek oldukça batılı ve modern bir ülkede bu konuda çok fazla ses
çıkmakta. Tabii bunun dışında pakistan, yemen, mısır, ürdün gibi ülkelerin
feodal kesimlerinde kadınlara mirastan hiç hak verilmemesi için şiddete
başvurulduğu olunuyor…
6- Başörtüsü:
Başörtüsü zorunluluğu gittiğimiz ülkeler arasında sadece İran’da olan bir
uygulama ve bunun sonuçlarını ve tepkilerini hepimiz biliyoruz. Yemen’de böyle
bir zorunluluk olmamasına rağmen sosyal baskıdan ötürü başkent Sana’da herkes
peçe takıyor diyebiliriz. Çünkü takmayanlar parmakla sayılacak kadar az, başını
örtmeyen ise 3-4 taneyle sınırlı. Yemen üniversitesinde gördüğümüz birkaç
peçesiz kızla kamera arkasında sohbet etmiştim. Peçeye genelde inanıp
inanmadıklarını sordum, hiçbirisi inanmıyordu, başörtüsüne inandıklarını ve
başka bir ülkeye gittiklerinde de taktıklarını söylerken, peçenin laf ve söz
olmasın diye zorunlu olarak takıldığını söylemişlerdi. Çoğu ailelerine kızları
kötü kız şeklinde söz gitmesinden koktukları için çoğu yerde peçe takıyorlardı.
Hepsi dindar kızlardı, ama böyle bir dini ve sosyal baskıdan rahatsız
olduklarını, en büyük hayallerinin Yemen erkeklerinin ve geleneklerinin
değişmesi olduğunu söylemişlerdi. Başörtüsü yasağı ise Türkiye dışında
gittiğimiz ülkelerin hiçibirisinde yok. Hatta üniversitelerde, mecliste peçeli
kadınlar bile var. Fakat Mısır, Lübnan, Cezayir gibi ülkelerde kadınların
başörtüsünden dolayı iş hayatında ayrımcılığa uğradığı söyleniyordu. Tabii bu
bütün iş alanlarında söz konusu değil…
Bütün bu saydığım başlıklar dışında tabii ülkelerin kendi uygulamaları ve
geleneklerine has bazı problemler de mevcut. İran’da mesela kadınların islami
kurallara dayanarak cumhurbaşkanı olamaması durumu söz konusu. Hâlbuki bu diğer
islami ülkelerde böyle değil. Endonezya ve Pakistan gibi kadın başbakana sahip
olan ülkelerde bunun İslama aykırı olduğunu söyleyen etkili cemaatler var, bu
nedenle toplumda bir tartışma yaratılıyor.
Yine kadınları en çok etkileyen ve belki de ne çok savaşmak zorunda kaldıkları
şeylerin başında fakirlik, imkânsızlıklar, savaş ve çatışmalar kadınları çok
kötü etkiliyor. Bir çok ülkede var olan çatışmalar diğer ülkelere göç olarak
yansıyor Ortadoğu’da. Ve mülteciler en büyük problemlerden biri haline geliyor.
Yemen’de büyük bir Somalili mülteci grubu var, Suriye Irak, Filistin ve
Lübnanlılarla dolu, Mısır, Lübnan, yine Filistin mültecilerini ağırlıyor, İran
ve Pakistan Afganistan’dan yaşanan yoğun göçün etkisi altında… Sudan zaten
Darfur ve Güney Sudan sorunlarıyla en zor durumda olan ülkelerden birisi… Bütün
bu sorunların arasında ise “Eğitim” herkesin istisnasız herkesin vurguladığı
bütün problemlerin çözülmesinde anahtar kelime. Eğitim bütün gittiğimiz
ülkelerde insanların en çok yardıma muhtaç olduğu, en çok destek istedikleri
alan… Tabii eğitim sadece kadınlar için değil erkekler için de…
Fakat islami hukukta yapılması istenen değişiklikler veya bundan Doğan
problemler dile getirildiğinde farklı tavırlar var. Bunları da benim şahit
olduğum araştırmalarımdan çıkardığım şekliyle şöyle sıralayabilirim:
a-savunmacı (apologetic) yaklaşım- iyi musluman olsaydik basimiza bunlar
gelmezdi İslam kadina butun haklarini verir-
b- bu tur hak talepleri aileyi yozlastirmaya yoneliktir, kadinlari bu anlamda
ozgurlestirirsek aileyi kaybederiz-
c- feminist-laik yaklasim, dinsel hukuk esit hale gelemez sekuler medeni hukuk
kullanmak gerekir-
d- feminist-dindar yaklaşım -kadinlar ictihad yaparsa, ataerkil yorumlar
degişirse İslam hukukundaki ayrımcılıklar kalkabilir, bu İslamı çarpıtmak değil
güncllemektir. Bu yaklaşımı Malezya’da İslam Kızkardeşleri Derneği Başkanı
Zeynah Enver’in şu cümlesi özetliyor- “Benim inandığım din ve Allah adaletten
bahsediyor, o zaman adaletsiz gördüğümüz bu yasalar Allah’ın emri değil ancak
ataerkil zihinlerin ürünüdür”.
Bir de dikkat çekilmesi gereken bir diğer nokta da şu- Birçok Ortadoğu ülkesinde
kadın hakları söylemleri batıcı ve batı maşası olduğu düşünülen, despot,
politikada özgürlükçü olmayan saltanatlar veya totaliter devletler eliyle
yurutuluyor, bu da bu ulkelerdeki İslami partileri kadın konusunda şeriatte
yapılabilecek olası değişikliklere karşı mesafeli tutuyor. Mesela Mısırlı
Kadınlar bu problemlerden bahsederken ve hukuk karşısında tam bir eşitlik talep
ederken kendilerini BatıInın dayattığı bir özgürlük ve eşitlik talebinden ve
tanımlarından ayırıyorlar, ayırmak istiyorlar. Bu nokta bence çok önemli,
müslüman kadınlar kendi problemlerini kendileri İslam çerçevesi içerisinde
çözmek istiyorlar ve bunu yaparken kimliklerini ve dinlerini geleneklerini
korumak istiyorlar. Bunu şöyle açabiliriz. Mesela Yemen’de Yemen Kadın Birliği
Başkanı Rashida Hamdani, bütün bu yukarıda saydığım başlıklar artı erkeklerin
kadınlara yaptığı baskıları eleştirdikten sonra “ama biz Batılı kadınlar gibi
olmak istemiyoruz” diye eklemişti. Çünkü öncelikle aileyi korumalıyız, o bizim
için en önemli müessese demişti. Bu nedenle problemle kendi toplumsal iç
dinamiklerini göze alacak bir yöntemle mücadele etmeye çalışıyorlar, mesela
imamlarla diyalog kurarak. Bazı imamları yurtdışına göndererek, bazılarıyla
tartışarak ve ortak bir nokta bulmaya çalışarak toplumda kadınlara yapılan
haksızca davranışların veya geleneksel İslami öğretilerden kaynaklanan kadının
ikinci sınıf görülmesi, evden dışarı çıkarılmaması, okula gönderilmemesi gibi
davranışların İslamın gerçeğine uymadığı konusunda hutbeler ve fetvalar
vermelerini sağlıyorlardı. Kadınların genel olarak bu anlamda batıdan gelen
özgürlük tanımlarına da, gelenkesel ataerkil yorumlardan kaynaklanan hukuki
eşitsizliklere de itirazları var. Yani mücadele iki alanda sürüyor. Suriye’deki
kadınlarda bu tavrın çok belirgin olduğunu gördük. Kendisi Amerika’da eğitim
almış Tıp Fakültesi dekanı Selva Hanım, batının dayattığı özgürlük kavramlarına
karşı çıkışını şöyle ifade ediyordu- “Kadınlar baskı altındalar. Batı’da da
öyledir. Belki farklı bir şekilde. Batının bahsettiği baskının büyük ölçüde
abartıldığını düşünsem de bahsettikleri vukuatlardan var. Fakat özgürlük veya
baskı diye adlandırdıkları şeyler çoğunlukla cinsellikle alakalı. Çünkü Müslüman
ülkelerde Amerika’da veya Batı dünyasındaki gibi cinsel özgürlük yok. Eğer
özgürlük buysa evet bizim hayatımızda bu konuda kısıtlamalar var. Ama biz buna
inanıyoruz ve tersinin daha iyi olduğunu düşünmüyoruz. Ah aslında bu ülkede o
kadar çok şey değiştirmek istiyorum ki. Ama kesinlikle Batının istediği şekilde
değil.”
Yine Ünlü romancılardan birisi Nadia Khost, kızı devlet senfoni orkestrasında
piyanist, kendisi de kızı da oldukça batılı görünümlü diyebileceğimiz bir aile,
ancak batıcı kadın hakları söylemine ciddi eleştriler getiriyor- “Özgürlük adı
altında bu ülkeye ve bu ülkenin insanına yapılan her türlü baskıya karşıyım.
Bize batılı değerlerin, batı tipi kadın modelinin dayatılmasına da karşıyım.
Sanki geleneklerimizi koruyan ve öğreten kadının karakterini değiştirmek
istiyorlar. Yerine sadece batı dünyasından gelen şeyleri alan bir kadın
oluşturmak isteniyor. Ben bize lanse ettikleri medeniyeti en düşük modernizm
olarak görüyorum. Batı medeniyeti bir yalandır, yerlerde sürünen, insanı sadece
tüketim makinesine dönüştüren bir zavallılıktır. Bizim medeniyetimiz daha üst,
daha insanca ve daha asildir.”
Fakat Endonezya veya Malezya gibi ülkelerde problemler farklılaşabiliyor. Arap
ülkelerini aksine farklı bir gelenekten gelen uzakdoğu ülkelerinde, İslam daha
modern ve relaks uygulanmış, kadın ve erkek ilişkileri geleneksel olarak oldukça
relaks, kadınlar sosyal ilişkilerde eşitlikçi bir paylaşıma sahipler. Yani
toplumsal olarak kadınların kamusal alanda bulunmalarına bir tepki yok. Hatta
Endonezya’da bazı bölgelerde anaerkil kültür hala şeriatle eşit olarak
yaşatılıyor. Fakat günümüzde dünyada yayılan İslamı kutuplaştırma ve terörle
bağlantılandırma politikalarına karşı geliştirilen bir refleksle politikacılar
daha müslüman daha islamcı olduklarını kanıtlamak adına kadın meselesini bir
araç olarak kullanıyorlar. Mesela Malezya’da kadın dernekleri çok eşliliğe
sınırlama getirilmesini yüksek sesle uzun bir süredir isterken parlamentodaki
milletvekilleri ısrarla bu konuda taviz vermeyeceklerini söylüyorlar. Nedeni ise
şeriatın erkeğe verdiği hakları batı tandanslı kadın talepleri doğrultusunda
değiştirmeye yanaşmamaları, yani batıcı olmadıklarını göstermek istemeleri.
Endonezya’da da aynı şekilde çok eşlilik gibi konular sürekli gündeme geliyor,
bu konuda taviz vermemek batı karşıtı bir duruşmuş, islamdan kompleks
duymamakmış gibi algılanabiliyor.
Tabii gittiğimiz ülkeler arasında Filistin farklı bir yerde duruyor. Filistin’de
birinci planda yaşanan şiddet, savaş ve çatışma ortamı kadın erkek bütün
herkesin birincil sorunuydu. Kadın dernekleri kadınların şiddet ve çatışma
ortamıyla başedebilmeleri, çocukların yetiştirilemesi konusunda danışmanlık
hizmeti veriyorlardı daha çok. Lübnan yine savaş ortamında kadın problemlerinin
veya meselelerinin çok çok geriye atıldığı bir yer haline gelmişti. Suriye
Lübnan, Irak ve Filistin’de varolan çatışmalar ve savaşlardan direk etkilenen
bir ülke, ciddi bir göç yaşanıyor bu ülkelere. Ve Suriye’deki kadınlar bu göçün,
savaş tehditinin kadınları birçok anlamda negatif etkilediğini ama diğer
taraftan da yardım organizasyonlarında aktif rol alarak bu tür yardım
organizasyonlarına direk olumlu katkıda bulunduklarını anlatıyorlardı. Cezayir
de sömürge döneminden kaynaklanan kimlik bunalımını geçiren bir ülke olduğu için
modernlik ve dindarlık arasında denge kurma açısından kadınların daha dengeli
olduğu bir ülkeydi diyebiliriz. Ürdün’de kadın derneklerinin veya meclisteki
kadın milletvekillerinin sarayın da istediği eşitliğe yönelik bir takım hukuksal
düzenlemeler İslamcı partiler tarafından aile değerlerine zarar verdiği
düşüncesiyle reddedilmişti. Fakat Ürdün’de güzel olan şey parlementodaki kadın
milletvekillerinin veya kadın hakları savunucularının bunu bir şikâyet ve kavga
meselesi yapmayıp, kadınlar konusunda eğitim, iş kazandırma, fakirliği önleme,
şiddete karşı durma gibi birçok konuda bu partilerle işbirliği yapmaya devam
etmeleriydi.
Ayrıca burada belirtmek istediğim önemli bir diğer nokta daha var- Ortadoğu’da
veya İslami ülkelerde veyahut batıdaki müslümanlar arasında çıkan feminist
hareketlerin şöyle bir handikapı olduğunu düşünüyorum. Bu hareketlerin en çok
şikâyet ettiği şey erkek mantalitesi… Değişim talepleri erkeklerin değişmeyen
mentaliteleri üzerine kurgulanıyor. Bu da oryantalizmde bahsedilen vahşi ve
cahil müslüman erkeklerden korunması ve kurtarılması gereken 3. Dünyalı kadın
imajını güçlendirip, müslüman erkekleri marjinalleştiriyor. Bu anlamda değişim
ve değişim telepleri vurgulanırken erkeklerin de kadınlarla beraber değiştiğinin
ve varolan adaletsizliklerin erkekleri de kadınlar oranında etkilediğinin kadın
dernekleri tarafından altının çizilmesi gerekiyor. Mesela gittğimiz ülkelerde
önemli bir veri vardı, üniversitelerde okuyan kızların sayısı erkeklerin
sayısından yüksekti. Bu şunu gösteriyor, artık eğitimli babalar kızlarını
üniversiteye gönderiyorlar, ya da eşler… Bu değişimin kadın ve erkeği aynı
oranda etkilediğinin göstergesi… Erkeklerle kadınları bu kadar kutuplaştırırsak,
bütün problemleri müslüman erkeklerin geri kalmışlığına endekslersek hiç bir
problemimize çözüm bulamayız kanaatindeyim.
Şu anda da yine Ortadoğu’da birçok ülkenin işgal altında olduğu veya işgal
planları yapıldığı zamanlarda İran, Afganistan, Somali, Sudan, Filistin,
Lübnanlı kadınların anı kitapları veya dehşet hikâyeleri Batı’da çok karlı bir
endüstri olmuş durumda. Kurtarma fantazileri bir zamanların medeniyet götürme
misyonunun yerini alıyor. Kadın hakları söylemi teröre karşı savaş retoriğini
gizleyebilmek için merkez görevi görmekten sakınmalı, müslüman kadınlar bunun
farkında olmalı. Bu anlamda, Batı İran diasporasında bulunan feminist İranlı
kadınlar buna dikkat çekmek üzere çok etkili bir manifesto yayınlamışlardı. Yani
bu retoriklere, bu yeniden tanımlama, şekillendirme çalışmalarına karşı İslam
dünyasında da batı dünyasında da bilinçli bir red söz konusu, bu sesler solcu,
sağcı, dindar bütün kesimlerden farklı kadınlar tarafından dile getiriliyor, bu
sesleri duymakta ve kalınlaştırmakta fayda var.
Bütün bu anlattıklarım 200’den fazla kadınla yaptığımız röportajlar ve son 3
sene boyunca yapılan yolculukla ve araştırmalar sonucu pratiklerden damıtılmış
sonuçlar. Size bir izlek sunmaya çalıştım, bu benim değerlendirmelerim, ama
konuya farklı yerlerden farklı açılardan bakılabilir, daha araştırılacak ve
üzerinde durulacak birçok mesele var. Umarım bu belgesel çok küçük bir
başlangıçtır.
Konuşmacı- Aslıhan Eker
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi, Radyo-Televizyon-Sinema bölümünden
1998’de mezun oldu. Kanal7’nin çeşitli programlarında yönetmenlik yaptı. 2000
yılında İngiltere’de City Üniversitesi ve Londra (UCL) Üniversitesi’nde belgesel
film ve « Cinsiyet-Kadın-İslam » üzerine akademik kurslara katıldı. 2002-2003
yılları arasında Londra Thames Valley Üniversitesi Sinema alanında yüksek lisans
yaptı. 2004 yılında Türkiye’ye döndükten sonra Lahey, Stokholm, Londra’da «
Avrupa Birliğine Giriş Sürecinde Kültürel Tartışmalar » başlıklı « kadın, namus
cinayetleri, şiddet, cinsiyet eşitliği » konuları üzerine düzenlenen
konferansların oluşturulma ve yürütülme sürecinde koordinatörlük yaptı. 2004
Aralık ayında 13 ülkeyi kapsayan « Duvarların Arkasında » Müslüman Ülkelerde
Kadın belgeseli dolayısıyla uzun bir yolculuğa çıktı ve belgeselin yapım yönetim
koordinatörlüğünü yürüttü, senaristliğini yaptı. Ayşe Böhürler’le birlikte 13
ülkede 200’den fazla kadınla gerçekleştirdikleri röportajları toplayan bir kitap
hazırladı (Timaş Yayınları/2007). Halen, Kanal7 Televizyonu Dış Haberler
bölümünde muhabir olarak çalışmaktadır.