Yapım Tarihi - 2016
Süre - 00:05:35
Format - Kurmaca, Renkli, Türkçe
Yönetmen - Gökhan Kaya
Senaryo - Gökhan Kaya
Görüntü Yönetmeni - Oğuz Han Kaya
Ses - Oğuz Han Kaya
Işık - Oğuz Han Kaya
Oyuncular - Cemalettin Çekmece, Sencar Sağdıç, Hilal Kaya, Özgür Turhan
Ankara’da sivil halka yönelik yapılan bombalı saldırıda birçok insan hayatını kaybetmiştir. Saldırıdan sonra
çocuklarından haber alamayan bir anne baba ise yetkililerin karşısına çıkar. Yetkili, aileye 14 yaşındaki Yusuf’un ölüm
haberini verir.
2. Marmaris Uluslararası Kısa Film Festivali, Kurmaca Dalı, Finalist. 2016
17. İzmir Kısa Film Festivali, Yarışma Dışı Gösterim Seçkisi. 2016
Öncelikle biraz kendinden bahseder misin?
Dokuz Eylül Güzel Sanatlar Fakültesinde 2013 yılında Film Tasarımı ve Yönetmenliği eğitimi almaya başladım. Bu dönem
teslim ettiğim tez filmi ile dört yılın sonunda 4 kısa film yapmış oldum. Sinemanın dışında Psikanaliz, Göstergebilim
gibi farklı disiplinler ile de meşgul olmaya çalışıyorum. Şark edebiyatı başta olmak üzere dünya edebiyatı ile
ilgileniyorum. Hatta edebiyattan aldığım zevki sinemadan alamadığımı söyleyebilirim. Bu yüzden film izleme konusunda da
çuvallıyorum. Yeni bir film izleyeyim derken kendimi belli bir yönetmenin defalarca izlediğim filmini tekrar izlerken
buluyorum. Bütün bunların dışında da, vakit buldukça farklı şehirlerde fotoğraf çekiyorum.
Senin için kısa filmin tanımı nedir?
Kısa filmin dezavantajı, film kavramı üzerinden tanımlanması. Nihayetinde bu - “filmin kısa olanı”. Bu yüzden kısa film,
uzun film çekebilir miyim diye düşünen pek çok insanın deneme tahtası. Bu doğru bulmadığım bir yaklaşım fakat yine de
deneme tahtası olması iyidir, taklit olmadığı sürece yenilik demektir. Sinemanın ihtiyacının da bu olduğunu düşünüyorum.
Yenilik. Ben kısa filmi, bilinç düzeyinin evrensel eğrisi açısından doğru bir form olarak görüyorum. Mevlana diyor ya,
“ney misali, hem zehir hem panzehir” diye, kısa film de tıpkı öyle. Doğru şekilde kullanıldığı takdirde toplumun tam
ortasına konumlanan bir Truva atı görevi görebilir. Ben kısa filmi, şu an için toplumun gizliden gizliye ihtiyacını
duyduğu aydınlanma güdüsünü kabartmak için kullanıyorum. Bu bağlamda kısa film benim için, hem topluma hem sinemaya “ne
katabiliriz?” diye girmiş olduğum bir laboratuvardır.
Biraz Haşa'dan ve onu çekme nedenlerinden bahseder misin?
Çığlık atmak - acı duymak ya da korkmak gibi ani duyguların refleksinde gelişen bir eylemdir. Haşa da bir çığlıktı benim
için. Bu ani duyguyu uzun bir zaman dilimine yayarak üzerinde çalıştım ve bu tiz gürültüyü başka insanlarında
ciğerlerinden çıkmışçasına kurgulamaya gayret ettim. Temelde Haşa filmi, terör olaylarında hayatını kaybeden masumların
sesi olmaya çalışırken, terör olaylarında hayatını kaybetme olasılığı olan bütün bir toplumun da bayrağını taşımış
oluyor. Burada koca bir yelpazeden bahsediyorsak, toplumdaki her kesiminin anlayabileceği ancak incelenirse de havas
izleyiciyi doyurabileceği nitelikte bir film ortaya çıkması gerekiyordu. Nitekim festivallerden vs. filmimizi gören
izleyicilerin çoğu, filmi gerçekten özümsedi ve bu konuda boşa çaba harcamadığımızı bize hissettirdiler.
Öte yandan Haşa’da diğer filmlerimin aksine hikâye üzerine değil önerme üzerine yoğunlaştım. Belli alışılagelmiş ve
yazılı olmayan sinema kuralları ile önermenin önüne bir set çekmek mi? Yoksa ne demek istediğini doğrudan izleyiciye
aktarmak mı? Bu tür toplumu doğrudan ilgilendiren konularda hikâyenin, önermenin önüne konulmuş bir engel olduğunu
düşünüyorum. Bu ikilemde izleyicinin nasıl tepki vereceğini gerçekten merak ediyordum.
Sence hızla gelişen teknolojinin, kısa filme ne gibi katkıları olabilir? Neler götürür?
Bu çok eski bir tartışma konusu aslında. İletişim kuramcılarının veyahut teorisyenlerin bu konu hakkında kaleme aldığı
yazılar var. Mesela Baudrillard’ın 1970’lerde “Requiem for the Media” isimli metnine bakılması gerekir. Orada
Enzestberger ve McLuhan, video kameralarının yaygınlaşması üzerine “herkes film çekebilmeli” savını tartışırlar. Burada
teknoloji geliştikçe, imkânların da genişleyeceğini ve kısa film üretiminin artacağını varsayıyoruz. O zaman herkesin
aynı hassasiyete sahip olduğunu da varsaymak gerekiyor. Hal böyle olunca - kısa film üretimini bir sanat yapıtı üretimi
kulvarında değerlendireceksek, herkesin sanat üretebileceğini ve üretilen sanat yapıtının kalitesinin teknoloji bazında
değerlendirilebileceğini söylemek gerekir.
Görüntüyü yeniden üretme kıstasını sağlıyorsa iş bitmiştir. Teknoloji bunu sağlayacaksa sanat için elzem olan görevini
yerine getirmiş demektir. Gerisi sanatçıda. Teknoloji her gün gelişiyor fakat Antik Yunan’dan bu yana yeni hiçbir şey
yok. 3000 yıldır iki estetik kategori üzerine üretim yapılıyor. Nedir bunlar? 1.Acılar 2.Sevinçler. Bu iki kategori
kendi içerisinde otuzar tane alt kategoriye ayrılıyor. Hikâyeciliğin kısa tarihi bundan ibaret. Bunun dışına
çıkamadığımız sürece teknolojinin gelişmesinin de bir anlamı yok. Dün bir filmi 35mm kameralarla çekerken, bugün aynı
filmi 4k kameralar ve drone’lar ile çekiyoruz. Yıllardır değişen teknoloji filmlerin içeriğine nasıl bir katkı sundu onu
tartışmak gerekir. Bir şey sunmadığı gibi izleyicinin estetik algısını deforme ederek dolaylı yoldan sinemaya zarar bile
verdi. Bugün uzun film diye tabir ettiğimiz filmler ne zaman insanlara uzun gelmeye başladı da kısa film diye başka bir
şey çıktı? Algılarımız hadım edilerek sanat yapıtı üzerine ayırdığımız vakit minimize ediliyor. Bunun en güzel örneği
bir ara moda olan Vine videolarıdır. 7 saniye içerisine bir hikâyenin sıkıştırılması isteniyor. Görüntüyü sadece izleyip
üzerine düşünmeden tüketebilmemiz için harika bir form. Şimdi bir de GIF furyası var. O daha kötüsü çünkü, bu sefer
görüntülerin sesleri de yok. Görseli anlayabilmek konusunda beyinlerimizi, duyumsamak konusunda ise şimdilik işitme
organımızı ekarte etmiş durumdalar. Teknoloji gerçekten hızla gelişiyor.
Örnek aldığın, sinemasını sevdiğin, yerli ve yabancı yönetmenler kimler?
Alain Robbe-Grillet, uzun zamandır hemhal olduğum yönetmenlerden. Filmlerinde sinemaya bilinç akışı gibi teknikleri
uyarlamaya çalışıyor. Onun dışında aynı ortamdayken kendisine bir laf edilecek olsa çirkinleşebileceklerimden -
Kiyarüstemi ve Angelopoulos var. Listeyi fazla kabartmadan bir tane de yerli ekleyeyim - Oyuncu yönetimi, mekân ve hikâye
konusundaki yeteneği ve pratik çözümleri ile Tolga Karaçelik, muhakkak takip edilmesi gereken yönetmenlerden bir tanesi.
Türkiye’deki film festivalleri ve kısa filmcilere yaklaşımları konusunda neler söylemek istersin?
Daha önce söylediğim gibi, ne yazık ki kısa film “uzunun kısası” olarak algılanıyor. Hal böyle olunca da bazı
festivaller sadece programlarını doldurmak için kısa film topuna giriyor. Ön jürileriniz filmleri uzun bulup
atlaya-atlaya izliyorsa, kısa filmciyi 2-3 gün festival mekânında ağırlayamıyorsanız, vaktimiz yok diye 10 filmin
yönetmenini aynı anda yan-yana dizip beşer dakikadan söyleşi yaptırıyorsanız, ödül verdiğiniz filmin parasını neredeyse
1 yıl ödemeyip güvenilirliğinize leke sürdürüyorsanız çıkartın kısa film kategorisini festivalden. İnsanların gözünde
itibarınız kalsın. İsim vererek ifşa etmeye gerek yok. Sadece bu soru ne zaman sorulsa aklıma bir festival geliyor ki,
ülkede kim festival düzenleyecekse gitsin bir görsün bu işin nasıl yapılması gerektiğini. 2.yılı olmasına rağmen 25
yıllık festival gibi vizyonu olan Marmaris Uluslararası Kısa Film Festivali. Harika bir deneyimdi.
Son olarak gelecek planlarından bahsedelim…
1953 yılında Çanakkale Nara Burnunda bir kaza sonucu 86 kişilik mürettebatıyla batan Dumlupınar denizaltısının öyküsünü
serbest uyarlama olarak çekeceğiz. Çarpışmadan sonra kendisini bir şekilde torpido dairesine kapatıp, denizin 91 metre
altında kurtarılmayı bekleyen 22 genç denizcinin anısına yazılmış “Ah Bir Ataş Ver” türküsü hem filmimizin ismi hem de
çıkış noktası. Önümüzdeki günlerde herhangi bir kitlesel fonlama sitesi üzerinden filmimize fon yaratmaya çalışacağız.
Buradan da duyurmuş olalım şimdiden. Desteklerinizi bekliyoruz, teşekkür ederim.
Genç yönetmen Gökhan Kaya - Sanat aydınlanmanın ön koşuludur.
Başarılı kısa filmlere imza atan üniversite öğrencisi Gökhan Kaya, çok ses getiren filmi Haşa'yı Sözcü'ye anlattı.
Gökhan Kaya, Dokuz Eylül Üniversitesi’nin yetiştirdiği en genç yönetmenlerden. Hazırladığı projelerle toplumsal olaylara
değinen Gökhan Kaya, ‘Haşa’ adlı kısa filmi ile 10 Ekim Ankara katliamını ele almıştı. Toplumu derinden sarsan negatif
olaylara insanların alıştığına yönelik bir tespit içinde olduğunu dile getiren genç yönetmen, Şık Hayat’a çarpıçı
açıklamalar yaptı.
Türkiye’nin en genç yönetmenlerinden birisin. Biraz kendinden bahseder misin?
1995, Eskişehir doğumluyum. Eskişehir dışında Batman, Erzurum, Kastamonu, Afyon ve Ankara'da da yaşadım. Şu an ise
İzmir'de, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Film Yönetmenliği ana-sanat dalındayım. Birçok şehirde
yaşamış olmanın bir getirisi olarak, zihnimde Türkiye halkının kabaca bir portresini çıkardım. Bu, üretim aşamasında
hayati önem taşıyor. Eğer bu topraklarda film yapacaksak, bu toprağın verdiği meyveleri tatmamız gerekli.
Neler ürettin peki?
Filmlerden bahsetmek gerekirse, şu an için 3 kısa filmim var. Aşağı Tırmanmak (2014), Sığınıp Kof Sözlere (2015) ve son
olarak Haşa (2016). Bu filmleri gerçekleştirirken içinde bulunduğum süreç, kendimi ve yaptığım işi de eleştirmeye itti.
Ben, bu camiaya çöreklenmiş ve artık işlevini yitirmiş kısa film tanımına karşı bir yönetmenim. Kısa film algısını
kesinlikle değiştirmeliyiz. Festival odaklı çekilen, söylemini dolandıran hatta bir söylemi dahi olmayan filmlerin
tekeline son vermeliyiz. Sanat, aydınlanmanın ön koşuludur. Eğer bir savaşın içerisindeysek bizim elimizde kalan son
kale sanattır. Çok basit, benim bir derdim var ve bunu elimden geldiğince sizlere anlatmaya çalışıyorum. Kullandığım
“araç” ise sinema.
‘Haşa’ ile 10 Ekim’de Ankara’da birçok masum insanın ölümüyle sonuçlanan katliamını ele almışsın. Bunun özel bir nedeni
var mı?
Haşa, 10 Ekim'den referansla yazılmış bir film fakat sadece 10 Ekim değil, insanların ölme hakkını dahi elinden alan her
türlü eyleme ilişkin bir film. Bunu sürekli belirtiyorum. Doğuda, batıda veya Türkiye'de ya da Fransa'da… Her nerede
olursa olsun, bu patlamalara ve tüm terör eylemlerine “yeter!” demeye çalışan bir film.
“KATLİAMLAR SIRADANLAŞIYOR”
Toplumsal belleğimiz artık ölümlerden ibaret. Ben Ankara'da yaşarken sokağa çıktığımda şundan çok etkilenirdim - Örneğin
Anafartalar Caddesi’nden geçerken, yıllar önce orada patlayan bir bomba ile binaların duvarları parçalanmış ve oralar
daha sonra yamalanmıştı. Yamalanan kısım eski yerlerden hep daha açık renkli olurdu. Ulus'ta, Kızılay'da nereye
giderseniz gidin bu yamalanmış binaları görmemeniz mümkün değildir. Bir binanın duvarı bile hayatımızda bu denli bir iz
bırakıyorsa, o patlamalarda yakınlarını kaybeden insanları bir düşünün. Koca bir hayatı göğsünüzde bu acı ile
geçirdiğinizi düşünün. Korkunç bir şey bu. Daha da korkunç olan bir şey var ama. O da bu katliamları kanıksamak,
sıradanlaştırmak.
Filmin çekimlerinde seni en çok zorlayan sahne hangisi oldu?
Filmin çekim aşamasında neredeyse hiçbir sorun yaşamadık. Sorun daha çok çekim öncesi aşamasında oldu. Seçtiğim ilk
oyuncular bana söz verdiği halde, sete günler kala “Bu senaryo bizim dünya görüşümüze uymuyor, bize müsaade” deyip
kenara çekildiler. Bunun yanı sıra yaşadığımız onca zorluğa rağmen festivallerde ve düzenlenen gösterimlerde olağanüstü
tepkiler aldık. 10 Ekim günü hayatını 5-10 dakika ile kurtaran insanlar gözleri dola-dola bana teşekkür ettiler. Bu tarz
geri dönüşler aldığımda yaşadığımız zorlukların ise hiçbir önemi kalmadı. O an doğru yolda olduğumuzu anladım. Umarım bu
film daha fazla insana ulaşabilir ve ben daha fazla görüş dinleyebilirim. İzleyicinin görüşü, bizim sinema seyrimiz
açısından oldukça kıymetli oluyor.
“BU FİLM İMECE USULÜ ÇEKİLDİ”
Film için en büyük desteği nereden aldın?
Şunu belirtmek gerekir ki bu film imece usulü ile çekilmiş bir film. Oyuncular dahil tüm ekip gönüllü çalıştı. En büyük
desteği ekibimden ve oyuncularımdan aldım. Onlara minnettarım. İzmir Devlet Tiyatrosu’nda mükemmel işler çıkaran
Cemalettin Çekmece'ye, sinema emekçisi Sencar Sağdıç'a, tüm filmlerimde benimle birlikte çalışan, görüntü yönetmenliğini
ve yardımcı yönetmenliği üstlenen kardeşim Oğuz Han Kaya'ya, Eren Rüya'ya, Çağrı Güreş'e, İkra İnan'a, Özgür Turhan'a,
Yasin Baysal'a ve filmde anne rolünü üstlenen annem Hilal Kaya'ya çok teşekkür ederim. Film için en büyük desteği bana
onlar sağladı.
‘Haşa’yı yazarken en çok neyi amaçladın?
Amacım net, bu film belli bir zümrenin tekelinde tüketilip yok edilmeden her kesime ulaşabilsin ve bir tartışma
yaratabilsin. “Avam anlamalı, havas beğenmeli.” Bu söylem üzerinden genel izleyiciyi de seçkin izleyiciyi de yakalama
gayreti içindeyiz. Dolayısıyla filme teolojik bir alt öykü de ekledik. Yakup, Yusuf ve Yusuf'un 11 kardeşinin öyküsü
üzerinden, filmdeki kurmaca katliamın failini alegorik olarak işaret etmeye çalıştık. Tamam, biz değinilmesini elzem
olarak gördüğümüz bir meseleyi ele aldık fakat öte yandan bunu sinema ile yapıyorsak, sinema estetiğini de göz ardı
etmemeliydik. Dolayısıyla filmin katmanlı yapısı hem seyir zevkini artırmak hem de her kesimden izleyiciyi yakalamak
amaçlı tasarlandı.
CİNSEL İSTİSMARA ‘OBJEKTİF’ BAKIŞ
Cinsel istismarla ilgili bir proje yapmayı düşünür müsün?
Memleketimde cinsel istismarla ilgili projeler zaten yapılıyor. En son tecavüze uğrayan çocuğun tecavüzcüsü ile
evlendirilmesine ilişkin bir proje yapıldı biliyorsunuz. Onun dışında “bir kereden bir şey olmaz” ve “rızası vardı”
projeleri hâlâ hayatta. Bir de “O saatte orada ne işi varmış?” ve “Şort giyeni indirin” projeleri var. ‘Adamlar bu konu
üzerine zaten çalışıyor ve ortaya daha evvel eşi benzeri görülmemiş işler çıkarıyorlar.
Sence sinemanın toplumu harekete geçirmekteki rolü nedir?
Sinema tarihte pek çok kez propaganda aracı olarak kullanıldı ve toplumları yönlendirdi. Nazi Almanya’sı sinemasını ve
Sovyet Komünist sinemasını inceleyebilirsiniz. Hatta kültürel propagandayı da dahil edersek günümüzde Hollywood eksenli
olarak ‘Dünya popüler kültür sineması ve televizyon’, kitleleri etkilemek adına faşizmin kullandığı en önemli
silahlardan ikisi. Şu an için toplum, sinema aracılığıyla ‘harekete geçmek üzere olana’ güdümleniyor. Gidin alışveriş
merkezlerine kafanıza göre bir filme girin. Bütün aykırı karakterlerin filmin sonunda cezalandırıldığını görürsünüz.
Milyon dolarların döndüğü o filmlerin hepsi seyirciye sivrilmemeyi öğütler. Nasıl bir korku gerisini siz düşünün. Bunu
sinema üzerinden yapıyorlar. Neden bunun tam aksi yapılamasın? Sinema bize bahşedilmiştir, gereğini yapacağız.
Yeni projelerin olacak mı?
Yeni kısa filmimin senaryosu tamamlandı. Bu sefer büyük bir prodüksiyon gerekiyor. Dolayısıyla ekonomik desteğe
ihtiyacım var. Yapımcı bulamazsam çok güvendiğim bu senaryo rafa kalkmış olacak. Kısa filmcilerin bir sorunu da bu.
Bakanlığın dışındaki bu kulvardaki şansımız genelde çok küçük oluyor, kısa filmleri fonlayacak pek fazla oluşum yok. Bir
şekilde sesimizi duyurmamız gerekiyor.
Sözcü
Gamze Kaya
Kültür Sanat
18 Kasım 2016
‘İnsana ve vicdana dair bir film ‘Haşa’
Ankara Katliamı'nı anlatan 'Haşa’ filminin yönetmeni Gökhan Kaya - Görünenin aksine bu topraklarda kimse kimsenin azılı
düşmanı değil. O nedenle bireyin yaşama değil ölme hakkını dahi elinden alan her türlü diktaya ve totaliter yapıya karşı
durmamız gerekli.
Vicdan, Yaradan’ın yaradılana verdiği en büyük hediye. Ya ona iyi bakar, kalpte büyütür insan olursun, ya kötü bakar
kalbi köreltir yok olursun. “İstanbul’da 42, Ankara’da 101 kişiyi tek bir günde yok ettik” diye mutlu olan vicdansıza
merhamet ne gerek... İnadına, gülen yüzler, güzel insanlar kapımızı çalıyor “Unutmadık Ankara’yı” diye. Bugün Gökhan
Kaya kısa bir filmle unutmamış Ankara’yı yarın bir başkası İstanbul’u unutmayacak... Mazlumun kanı topraktan haykırıyor
“Hak” diye, nasıl unutulsun?
1995, Eskişehir doğumlu Gökhan Kaya çocukluk yıllarını Batman, Erzurum, Kastamonu, Afyon ve Ankara’da geçirmiş. Memur
bir ailenin çocuğu olmanın bazen avantajını bazen de dezavantajını yaşayan yönetmenin, genç yaşına rağmen Türkiye
toplumunun coğrafyaya göre şekillenen zihinsel yapısı hakkında kapsamlı bir birikime sahip olduğunu düşünüyorum. Aksi
takdirde 2013’te 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde film yönetmenliği eğitimi almaya başlayan Gökhan
Kaya’nın daha şimdiden ‘Haşa’ dahil başarılı üç kısa filme imza atması mümkün olmazdı.
Bize filminizi tanıtır mısınız? ‘Haşa’, hangi düşünce ve duygunun ürünü?
Filmi tasarlarken İran Yeni Dalga Sineması’nın yayımladığı manifesto niteliğinde metinden bir cümleyi kendime referans
aldım - “Avam (alt tabaka) anlamalı, havas (üst tabaka) beğenmeli.” Bu bağlamda filmin konusu tek bir katmanda
değerlendirildiği zaman; Ankara’da 10 Ekim 2015’te sivillere yönelik yapılan bombalı saldırıda hayatını kaybeden 14
yaşındaki Yusuf’un ailesinin, yetkililerle iletişim kurmasından ibaret. Lakin ‘Haşa’ filmi, seçici gözler için, ancak
teolojik bir okuma ile izlenirse anlaşılacak bir alt öykü de içeriyor. Filmdeki isim tercihleri de bu alt öyküye hizmet
ediyor. Bildiğiniz üzere Yakup, oğlu Yusuf’u diğer 11 kardeşinden kayırır ve ona bir kaftan (uzun gömlek) hediye eder.
Kardeşleri Yusuf’u kıskanır ve onu ortadan kaldırmaya karar verirler. Bir gün üzerindeki gömleği çıkartıp Yusuf’u kuyuya
atarlar. Gömleği kana bulayıp, Yakup’a götürürler ve yabani hayvanların onu parçaladığını söylerler. Bu noktada gömleği
babaya veren el, cinayeti işleyen eldir. Filmde de kanlı bir gömlek otorite tarafından Yakup’a teslim edilir. Daha sonra
paradoksal bir şekilde Yusuf, kuyudan kurtulup Mısır’da önemli bir isim haline gelir. Tıpkı bizim karakterimiz gibi…
Bundan sebep ‘Haşa’ filmi, düşünce ve duygu eşiğini eşzamanlı olarak yükseltme gayreti içinde.
Filme neden ‘Haşa’ ismini verdiniz? Bu söz sadece bir kez kullanılıyor.
Literatürde ‘mise en abyme’ olarak tabir edilen, eserin bütününü tek bir katmana indirgeyebilecek ve aynı zamanda kendi
kendine de gönderme yapacak bir isim koymaya çalıştım. Karakter - “Haşa… Haşa… Biz de Allah değiliz” derken tıpkı
sembolize ettiği zümreye ithafen sözde mütevazılık gösterip korkunç bir özsever tutum sergiliyor. ‘Haşa’ kelimesi
üzerine seyirciyi yoğunlaştırıp bu riyakar tavra dikkat çekmek istedim.
Filmin yapımı ne kadar sürdü ve neden Ankara’daki patlamaya yoğunlaştınız?
Filmin yazım süreci 10 Ekim akşamı başladı, 4 Mayıs’ta ise çekimleri tamamladık. Patlama nerede olursa olsun, hayatını
kaybeden bizleriz. O yüzden Ankara, İstanbul, Tunceli, Osmaniye ya da Elazığ hiç fark etmez. 2016 Türkiye’sinde şu bir
gerçek ki, kan kaybediyoruz. Acilen tedavi edilmemiz lazım aksi halde uzuvlarımızı da fiilen kaybedeceğiz. Bu tedaviyse
oldukça basit… Toplum olarak empati yapmamız lazım. 600 yıl biz birlikte yaşadık. Görünenin aksine bu topraklarda kimse
kimsenin azılı düşmanı değil. O nedenle bireyin yaşama değil ölme hakkını dahi elinden alan her türlü diktaya ve
totaliter yapıya karşı durmamız gerekli.
Bana kendi gözünüzden Ankara’yı anlatır mısınız?
Ankara’da yaşayıp politikleşmemeniz mümkün değil. Siyaset şehrin üzerine bir sis gibi inmiştir. O sisin içerisinde nefes
almaya çalışırsınız. Her şeyden önce Ankara, başkent olmanın ağır yükünü omuzlarında taşır. Ülkenin organları
çırılçıplak karşınızdadır; bakanlıklar, elçilikler, anıtlar… Ankaralılar başka şehirlerde pekala ekstrem bir durum
olarak kabul edilebilecek pek çok uygulamayı kanıksamıştır. Konvoylar yüzünden yollar kapatılır veyahut Sıhhiye’de eylem
olur, metro ve otobüs seferleri iptal edilir. Yani nereye giderseniz gidin, devlet somut olarak gözlerini üzerinize
diker. O yüzden Ankaralılar bazen tedirgin, bazen korkak, bazen yorgun ama genellikle öfkelidir.
Filmlerinizle neyi hedefliyorsunuz?
Hedefim; artık bu topraklar için elzem olan zihinsel devrime hizmet edebilmek. Devletin baskı aygıtları ile otoriteryen
seçmeni yüzleştirmek. Eğer başarabilirsem –ki elimden geleni yapacağıma kimsenin şüphesi olmasın- ziyadesiyle gecikmiş
aydınlanma ihtiyacını toplum üzerinde yaratmaya çalışacağım. Bağımsız sinema ve bağımsız siyasetin yanlısıyım.
Önümüzdeki dönem tez filmim için yine politik tabanlı bir senaryo hazırladım. Danışmanımla birlikte senaryoyu
inceleyeceğiz. Yalnız bu film için profesyonel ekipmanlara ihtiyacım olacak ve internet üzerinden bir yardım kampanyası
başlatmayı düşünüyorum. Şanslıyız ki projelerimizi sergileyebileceğimiz ve bizlere fon sağlayabilecek internet siteleri
mevcut. Kimsenin gölgesi altında soluklanmadan yolumda ilerlemeye devam edeceğim. Bu anlamda ilk uzun metrajımı çekmek
istiyorum. Senaryosu bile hazır - Bir adam, Türkiye’de hayatta kalmaya çalışıyor…
Agos
Lusyen Kopar
01.07.2016
Gökhan Kaya - ‘Ön jüriler filmleri sakıncalı ya da sakıncasız diye ayırıyor’
9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde sinema eğitimi alan Gökhan Kaya ile son filmi Haşa minvalinde
politikaların insan hayatına ve sinemaya etkisine dair söyleştik… Bu genç yönetmen 10 Ekim’de yazmaya başladığı filminde
eyleme ve işe giderken devlet politikaları yüzünden ölmek zorunda kalan insanlara karşı yine devletin tutumunu
anlatıyor..
Öteki Sinema için söyleşen - Banu Bozdemir
Haşa filminiz tam da bugünlerde anmasını yaptığımız, Ankara garı patlamasında yitirdiğimiz onlarca güzel insanın anısını
yaşatmaya aday bir film. Filmi bu şekilde anlatmanın nedeni.
Filmi tasarlarken sadece belli bir zümrenin algılayabileceği alegorik ya da sembolik dilden ziyade, amacını radikal
olarak belli eden bir anlatımı tercih ettim. Filmin söylemine hizmet edebilmek adına toplumun her kesimine ulaşmayı
hedefleyen bir üslup takınmalıydım. Bu bağlamda filmin temeli “avam anlamalı, havas beğenmeli” anlayışı üzerine
kuruludur. Seçkin izleyici için “Haşa” ana öykü ile birlikte teolojik bir alt öykü de içerir. Üst metinde toplumsal
travmalara değinirken alt metinde katliamın failini Yusuf ve Yakup’un hikayesi üzerinden açığa çıkartır.
Ülkenin politik gündemi son yıllarda çok çalkantılı ama seni bu filmi yapmaya iten tek neden 10 Ekim patlaması oldu
desem, sana haksızlık etmiş olur muyum?
Senaryoyu 10 Ekim gecesi yazmaya başladım lakin bu film, Türkiye’de “kendi irademizle ölme hakkımızın” elimizden
alındığı tüm katliamlar için çekilmiş bir film. Politik gündemin dinamizmi ne yazık ki Orta Doğu ülkelerinin kaderi.
Yalnız bu mesele politik gündemin üzerinde olması gereken bir mesele. İnsanların okula giderken, işe giderken, “eyleme”
giderken öldürülmesi politika değildir ama şunu da belirtmek gerekir ki o insanları politika öldürmüştür. Filmde bu
konuya da değinmeye çalıştım.
21 yaşındasın, çok gençsin ama bakış açın ve bunu filme yansıtma gayet olgun ve başarılı. Altyapını nasıl kurdun,
geliştirdin?
Edebiyat bu konuda bulunmaz bir nimet. Sinemanın yapamayacağı pek çok şeyi yapabilir ve yapmıştır. Edebiyatla daha fazla
haşır neşir olmalıyız.
Bu filmi nasıl çektin, destek aldığın kişi ve kurumlar oldu mu? Festivallerin tavrı nasıl bu filme. Gösteriyorlar mı?
Filmi Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi stüdyosunda kendi ekipmanlarımla çektim. Maddi herhangi bir
destek almadım. Oyuncular dahil tüm ekip gönüllü çalıştı. Hepsine minnettarım. Festival yolculuğu devam ediyor. Şimdilik
film, 2. Uluslararası Marmaris Kısa Film Festivalinde finalist oldu ve 17. Uluslararası İzmir Kısa Film Festivalinde
gösterim hakkı kazandı. Birkaç film festivaline kabul edilmedi, ön jüriye sormak lazım nasıl bir tavır takındıklarını.
Kimi festivallerde ön jüri, filmleri iyi ya da kötü diye değil sakıncalı ya da sakıncasız diye ayırmaya başladı. Bu
kaygı verici.
Politik filmler bir yandan da ilginç bir vicdan çizgisindedirler. Devleti eleştirirsin ama bir yandan Devlet bu filmlere
sahip çıkar. (Bkz - Kürt filmleri) biraz o günler geride kaldı ama ne dersin bu konuda sen?
Orhan Pamuk, Kar’da şöyle diyor - “Şairi önce asacaksın sonra darağacının altında ağlayacaksın.” Devlet tuhaf bir
mekanizma. Humeyni mesela, İran İslam “Devrimi” gerçekleştikten sonraki ilk açıklamasında “Sinema kalacak rejimi
koruyacak” minvalinde bir şeyler söyler. Rejim karşıtı filmler ile dış pazarda itibar edinmeye çalışır. Muhalif
yönetmenler devlet desteği ile İran sinemasını dünya markası haline getirirler. Bizim devletimiz de bu tarz bir strateji
izliyor olabilir. Rol modelimiz Humeyni galiba.
Politik kısa film çekmeye devam mı, ülkenin her yanından acı içinde ve duyarlı yüreklere çok iş düşüyor. Ne dersin?
Bir sonraki proje de politik tabanlı fakat şunu da belirtmek istiyorum - bir türden ziyade bir derdin peşindeyim. Her
sinemacının bir derdi olmalıdır, yoksa edinsin. Amaç sadece bir derde derman bulmak olmalı. O yüzden türü pek önemli
değil. Ben derdimi sizlere anlatmaya devam edeceğim.
Diğer kısan filmcilerle iletişimin nasıl, onlarla konuşup, tartışabildiğiniz bir platform var mı?
İletişim konusunda sıkıntılarımız var. Ben böyle bir platform bilmiyorum. Gerçekten bizi bir araya getirebilecek
platformlara ihtiyacımız var. Festivaller bu konuda yetersiz kalıyor. Sosyal ağlardan ise bir yere kadar…
Uzun metraj hazırlıkları var mı, kısa filmden sonra uzun metraja geçmek gibi bir istek? Olursa onun konusu ne olur?
Kısa filme ihanet edip onu bir basamak gibi kullanmak istemem ama uzun metraj çekmek istiyorum. Aklımda birkaç proje
var. Eğer finansal olarak bir destek bulunursa hayata geçirilebilir. Bu projelerin buluştuğu ortak nokta ise “aydınlanma
ihtiyacı”.
Haşa ve diğer kısa filmlerin izleyici ve jüriden nasıl bir etkileşim yakaladı, doğru yer ve zamanlarda seyirciyle
buluşabildiğine inanıyor musun?
Haşa ilk iki filmden biçimsel ve estetik olarak çok farklı bir film oldu. Sevildi ve çok kıymetli eleştiriler aldı.
Şimdilik sadece Marmaris’de gösterildi. Mükemmel bir festival düzenlediler. O yüzden doğru yer ve zaman konusunda
kafamda hiçbir soru işareti yok.
Son olarak neler söylersin
Kanıksamayacağız, sevgiler.
otekisinema.com
Banu Bozdemir
10 Ekim 2016
Kısa Film Söyleşileri