Yapım Tarihi - 2019
Süre - 00:08:00
Format - Kurmaca, Renkli, Diyalogsuz
Yönetmen / Direction - Gülsüm Güler Özen
Yapımcı / Producer - Gülsüm Güler Özen
Senarist / Scriptwriter - Gülsüm Güler Özen, Berfin Gürsoy
Görüntü Yönetmeni / Director of Photography - Yağız Yavru
Sanat Yönetmeni / Art Director - Zeynep Cin
Makyaj / Make-up Artist - Tolga Yıldız
Oyuncular / Cast
Burcu Eken
Seyhan Arman
Reşit Berker Enhos
Tecavüzcüsüyle evlenmeye zorlanmış genç bir kadın sesinin olmadığı/duyulmadığı
bir yerde kendi adaletini arar.
A young woman, who has been forced to marry her rapist, seeks her own justice in
a place where she has no voice.
22. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali, Kısa: Olmazsa Olmaz
Bölümü, Gösterim Seçkisi. 2019
1. Directed By Women Turkey, Ulusal Yarışma, Finalist. 2019
20. İzmir Kısa Film Festivali, Ulusal Panorama Bölümü, Gösterim Seçkisi. 2019
But Film Festivali, Hollanda, Yeraltı Filmleri Kategorisi, Gösterim Seçkisi.
2020
Corti a Ponte Film Festivali, İtalya, Finalist. 2020
Lift off Session Film Festivali, İngiltere, Finalist. 2020
Bizarrya Kısa Film Festivali, Portekiz, Official Selection. 2020
37th Bogoto International Film Festival, Colombia, Official Selection. 2020
10th Russian International Horror Film Awards, Russia, Finalist. 2020
2nd The Filmy Monks Film Festival, India, Offical Selection. 2020
SEYHAN ARMAN’IN BAŞROLÜNDE OLDUĞU “MEN DAKKA DUKKA” AVRUPA YOLUNDA
Bir öç alma hikayesini anlatan ve Seyhan Arman'ın başrolünde olduğu Men Dakka
Dukka’nın Avrupa yolculuğu başladı.
Melbourne’de yaşayan Türkiyeli yönetmen Gülsüm Güler Özen’in Türkiye’de İlk
gösterimini Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde yapan son filmi Men Dakka
Dukka / Nemesisters Avrupa yolculuğuna başladı.
Seyhan Arman, Burcu Eken ve Reşit Berker Enhos’un başrollerini paylaştığı Men
Dakka Dukka Türkiye’de Ilk gösterimini Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde
yapmıştır. Ayrıca İzmir Kısa Film Festivali’nde gösterilmiş ve İstanbul’da ilki
düzenlenen Kadın Yönetmenler Film Festivali’nde finalist olarak yer almıştır.
Yurt dışı yolculuğuna başlayan Men Dakka Dukka 6 Eylül’de Hollanda’da But Film
Festivali’nde yer altı filmleri kategorisinde gösterilmiştir. İtalya Corti a
Ponte ve İngiltere Lift off Session festivallerinde finalist olarak seçilen film
1-15 Ekim arasında Portekiz’de düzenlenen Bizarrya Kısa Film Festivalinde resmi
seçkide yer alacak.
Evlilik içi tecavüze uğrayan bir kadının bir trans kadın aracılığıyla öç alması
durumunu anlatan film 2012’de Isparta’da tecavüzcüsü Nurettin Gider’i av tüfeği
ile öldürüp, başını kesip bir çuvala koyarak “İşte namusuma uzananın kellesi”
diyerek köy meydanına atılması olayından esinlenilmiş. Yönetmen Gülsüm Güler
Özen “Canavarca hislerle diye tanımlanabilecek bir olayı insanların
sahiplenebilmesi, tecavüzcüsünün kafasını kesme noktasına gelen Nevin’e sahip
çıkmak, onu anlamış olmak çok kıymetli. Hikaye farklı ama çıkış noktası aynı. Bu
sistemin içinde hayatta kalabilmek için, var olabilmek için insanlığımızdan
çıkarilabiliyoruz; bazen öldürmek yetmiyor. Kafayı kestikten sonra onu bir de
köy meydanına atma noktasına gelebiliyoruz.” diyor.
15 Eylül 2020
Bu yaratıcı ve güçlendirici değil son derece problematik, transfobik ve trans
mizojinik bir anlatım.
Men Dakka Dukka/ Nemesisters'ı geçen sene ilki gerçekleştirilen Yeldeğirmeni
Kadın Yönetmenler Film Festivali'nde izledim. Kaos GL’de filme dair haberin
"kişisel seçimler"e indirgenen problematik bakışa yer verilmeden yayımlandığını
görünce hem bir seyirci olarak hem de bu konulara kafa yoran biri olarak yazmak
istedim.
Bu yazıyı yazarken oyuncu olan transların cinsiyet kimliklerinden ötürü rol
bulmakta zorlandıklarını ya da zaten neredeyse hiç bulamadıklarını, sürekli
önlerine tek tip roller konduğunu, natrans olan bir karakteri canlandırması için
asla trans bir oyuncunun düşünülmesinin tasavvur edilmediğini bilerek bu yazıyı
kaleme aldığımın bilinmesini isterim. Eleştirim sektöre ve zihniyetedir, bunun
açıkça görülmesini arzu ederim.
Men Dakka Dukka/ Nemesisters'a dönecek olursam, bir kere film dakikalarca süren
bir tecavüz sahnesiyle başlıyor. Daha filmi ilk izlemeye başladığımda vücudumun
nasıl eğrilip büküldüğünü hatırlıyorum, sahneye tepki olarak. Bir uyarı da
konmamıştı film başlarken, en azından ben hatırlamıyorum. Bir hikâyede tecavüzün
varlığını anlatma biçimi, önemlidir ve hikâyenin esin kaynağını yıllardır erkek
şiddetine maruz bırakılmış Nevin Yıldırım'ın mücadelesinden aldığını söyleyen
bir film için çok daha politik bir konumda.
Filmin sonunda yapılan Q & A'de filmin yapımcısına da sormuştum, zaten TV'deki
dizilerde kadına yönelik erkek şiddetinin ayan beyan gösterilmesinden bıkmışken
ve bundan son derece olumsuz etkileniyorken, politik olarak da bu görüntüler çok
problemliyken ben neden bir kadın yönetmenler film festivalinde buna maruz
kalıyorum? Verilen yanıt da yönetmenin bu konulara duyarlı olması ve zaten Nevin
Yıldırım'ın yaşadığından etkilenip bu filmi yapmış olmasıydı. Peki bu bir cevap
mıydı? Tabii ki hayır.
Filmde başka bir kadının, şiddet faili olan erkeğe tecavüz ederek onu
cezalandırdığını izliyoruz sonra. Ve bu kadının trans olduğunun altı da filmde
çiziliyor aslında. Peki neden trans bir kadın şiddet faili adamı tecavüz ederek
cezalandırıyor? Bu soruma da net bir yanıt alamamıştım ama yanıt belliydi, bir
kadın penisi olduğundan adamı cezalandırmak için biçilmiş kaftan olarak
görülüyor. Bu yaratıcı ve güçlendirici değil son derece problematik, transfobik
ve trans mizojinik bir anlatım. Üstelik tecavüzün bir "dayanışma aracı" olarak
gösterilmesi de bir o kadar tartışmaya muhtaç olduğu gibi film boyunca tecavüz
sahnelerine maruz kalmak da bir seyirci olarak ayrı sıkıntılıydı.
Filmlerden beklentim gerçek hayat düzlemine tamamen uygun olması değil. Film
sonuçta intikam çağrısı yapmış olmuyor, intikam işlenedebilir gayet ama nasıl
işlendiği önemli ve buradan kadın dayanışması çıkarmak filmin kendi meziyeti
olurdu. Ama film ne yazık ki bunu çıkaramıyor aksine cinsel şiddetin
pornografikleştirildiğini, tecavüzün pornografik bir araç olarak sunulduğunu
izliyoruz ve maalesef kadına yönelik erkek şiddetine karşı transfobiden güç
alarak söz söyleme cüretine girişiliyor. Planlanmış tecavüzle bir kadının
kendisine yıllardır şiddet uygulayan bir erkeği öldürmek zorunda kalmasını aynı
bağlamda değerlendirmemiz bekleniyor. Bütün bunlar "kişisel bir rahatsızlık"tan
daha öte, çok büyük bir problem.
Umut Erdem
18/09/2020
KaosGL.org
Gülsüm Güler Özen Röportajı
Gülsüm Güler Özen: "Bir kadın olarak sistem beni en çok nereden vuruyorsa
tırnaklarımı oradan çıkarıyorum."
Sert, provokatif ve öfkeli bir kadın...
Yaptığı iki filmiyle de ataerkil sistemin lastiklerini gerip koparmaya çalışan,
filmlerinde kendi dilinde ağır küfürler savuran, sorgulayıcı ve sorgulatıcı,
güçlü bir kadın. Avustralya'da yaşamını sürdüren Gülsüm Güler Özen ile
filmlerini ve tarzını konuştuk. Keyifli okumalar.
KFYD için söyleşen: Olcay Seda Özaltan
Merhaba Gülsüm, sohbetimize hoş geldin. Bize biraz kendinden bahseder misin?
Merhabalar, ben Gülsüm Güler Özen. 1982 Manisa doğumluyum. Ankara Üniversitesi,
İletişim Fakültesi, Radyo, TV ve Sinema bölümünden 2007 yılında mezun oldum.
2012 yılından beri Avustralya’da yaşıyorum. Melbourne Üniversitesinde "Toplumsal
Cinsiyet Çalışmaları" üzerine yüksek lisans yapıyorum. Postkolonyal feminizm ve
Afrikalı kadın yönetmenlerin filmleri ile ilgili tez çalışmamı sürdürüyorum.
Film çekmeye nasıl ve ne zaman karar verdin? Neden film yapıyorsun?
Üniversiteye gittiğimde sinemacı olacağım diye bir derdim yoktu aslında. Hatta
üniversite hayatım boyunca ilgim, iyi bir izleyici düzeyindeydi sadece. Ben daha
çok habercilikle ilgiliydim. O yaşların heyecanıyla savaş muhabiri olma
hayalleri falan kuruyordum. TRT Haber Dairesinde geçen bir gönüllü kölelik
yılından sonra son buldu bu hayaller tabii. Sonra İstanbul'da dizi setlerinde
şansımı denedim. Tam anlamıyla doluya tutulmak gibi bir tecrübeydi. Kesinlikle
bana göre değildi. Ben işin yönetme değil yazma kısmı ile ilgiliydim. Aklıma
gelen bir hikayeyi yazıya dökme çabası, onu senaryolaştırma fikrini canlandırdı.
Uzun metraj bir film senaryosuydu bu ve ben o senaryoyu bitirdiğimde plan plan
neyin nasıl çekilmesi gerektiğine karar vermiş halde buldum kendimi. Yönetmenlik
sevdası da o şekilde başlamış oldu.
Kısa filme karşı mesafeliydim her zaman. Genel kanının aksine kısa filmin çok
daha zor olduğunu düşünüyordum. Hala da öyle düşünüyorum.
Oldukça sert bir tavrın var filmlerinde. Böyle kadın yönetmenler görmeye pek
alışık değiliz. Tarzını oluşturma sürecinden bahseder misin biraz?
Belki de tam da bu yüzden bu noktadayım. Sadece kadın olduğunuz için belli bir
tavrın, tarzın ya da herhangi bir pratiğin sizden beklenmemesi, yadırganması
durumu sizi haklı olarak provoke ediyor ve buna karşı politik bir tavır
geliştirme derdine düşüyorsunuz. Ben bir kadın yönetmen olarak kadının kendi
bedeniyle ve diğer bedenlerle ilişkisine hayli kafa yoruyorum. Bunu açıktan
tartışıyorum ve bu tartışma, yaptığım filmlerde karşılığını eleştirel ve politik
bir tavır olarak buluyor. Bir kadın olarak sistem beni en çok nereden vuruyorsa
tırnaklarımı oradan çıkarıyorum. Sert, provokatif ve öfkeli her iki filmim de.
Sağlam bir küfür savurmak gibi benim için. Bana da iyi gelen, beni sağaltan bir
tarafı var bu sert dediğiniz tarzın.
2017’de tamamladığın ‘Bang Bang’ filmindeki sahneler, Türk sinemasında çok
karşılaşmadığımız türden sahneler. Oyuncularını, set ekibini nasıl ikna ettin?
Kalabalık bir ekip miydiniz? Çalışmak zor oldu mu?
İlginç bir şekilde hiç zor olmadı. Bu konuda oldukça şanslıydım. Teklif
götürdüğümüz iki oyuncu da tereddütsüz kabul etti. Benim motivasyonum çok
yüksekti. Ne yapmak istediğimden çok emindim. O coşku ister istemez diğer
insanlara da geçiyor. İkna konusunda bunun çok etkili olduğunu düşünüyorum. Çok
daha zorlayıcı roller içeren son filmimde aynı süreci yaşadığım için bunu
söyleyebiliyorum. Yaklaşık 16 kişilik bir ekiptik ve çoğunluğu da erkekti. Zor
olmadı diyemem; ekibin her üyesi için alışılmadık ve zor bir işti. Teknik
ekipteki birçok kişi için en alışılmadık tarafı, böylesi bir filmin bir kadın
yönetmen tarafından çekiliyor olmasıydı sanırım. Bu şaşkınlığı çok açık bir
şekilde görebiliyordum. Benim için ürkütücü ve bir o kadar da harika bir
deneyimdi. İlk birkaç saatte çok gergin hissediyordum ama sonrasında her şey
olması gerektiği gibi yolunda gitti.
Filmde anlatmak istediğin dert nedir tam olarak? Üst katmanda tecavüzü
sorgulamaya ve sorgulatmaya çalışırken alt katmanda hiddetini neye
yoğunlaştırdın?
Film tek bir soru soruyor: Ataerkil sistemin içinde her sevişme aslında bir
çeşit tecavüz müdür? Belki adını koyamıyoruz, belki de çoğu zaman işimize
gelmiyor ama gazete haberlerine yansımayan, örtülü, ilişkinin süreğenliğinde
yaşadığımız ve sonrasında yaşadığımız bu şeyin sevişmekten ziyade tecavüz
olduğunu fark ettiğimiz anlarımız var. Çoğu zaman tecavüz ettiğinin,
öldürdüğünün farkına varmayan erkekleriz; öldürüldüğünün, tecavüze uğradığının
farkına varamayan ya da bir şekilde buna rıza gösteren kadınlarız. Bazen sadece
beylik laflar etmekten ibaretiz. Öfkem öncelikle eleştirel ve politik olduğunu
düşünen kendime idi sanırım.
Güncel filmin ‘Men Dakka Dukka’ (2019) evlilik içi tecavüze uğrayan bir kadının,
trans bir birey aracılığıyla öç alması durumunu ele alan bir film. Bu filmin
fikri nasıl oluştu?
Hikaye tamamen farklı olmasına rağmen Nevin Yıldırım'ın hikayesi böyle bir filmi
çekme düşüncesine sebep oldu. Canavarca hislerle diye tanımlanabilecek bir olayı
insanların sahiplenebilmesi, tecavüzcüsünün kafasını kesme noktasına gelen
Nevin'e sahip çıkmak, onu anlamış olmak çok kıymetli. Hikaye farklı ama çıkış
noktası aynı. Bu sistemin içinde hayatta kalabilmek için, var olabilmek için
insanlığımızdan çıkarılabiliyoruz; bazen öldürmek yetmiyor. Kafayı kestikten
sonra onu bir de köy meydanına atma noktasına gelebiliyoruz. Buradan nasıl bir
film çıkar derken okul yıllarında senaryo dersi için yazdığımız ödevler geldi
aklıma. Okul arkadaşım Berfin Gürsoy’un bir sinopsisini hatırladım.
Tecavüzcüsüyle evlendirilen genç bir kadının eş cinsel bir erkek aracılığıyla
aynı yolla intikam alması idi konu. Senaryo çok farklı bir senaryoya dönüştü ama
ana fikir oradan geliyor. Ben trans kadın ile dayanışmayı daha uygun buldum.
Hayatta kalabilme, direnebilme, varlığını koruyabilmek için insanlıktan
çıkarılma, canavarlaşma noktasına getirilme falan deyince aklıma çocukluğumuzda
haberlerde gördüğümüz “otoyol kenarında terör estiren trans” başlıklı haberler
geliyor. Biz bu filmde bize bu şekilde sunulan şiddetin ve öfkenin kaynağını, o
raddeye nasıl gelindiğini trans kadının bedenindeki işkence izlerinde görüyoruz.
Filmde bolca kültürel düğün ögeleri mevcut. Duvak ve kuşak, tecavüzde kullanılan
nesneler olarak karşımıza çıkıyor. Yine o esnada kullanılan çiftetelli müziği...
Bu bağlamları biraz anlatır mısın?
Kadını baskılamak için kullanılan eril kültürel sembollerin anlamlarını eğip
bükme, ters yüz etme, bir şekilde yapıbozumuna uğratıp erkekliğin kendisine
karşı kullanma. Penis de en büyük iktidar sembolü olarak aynı şekilde
kutsallığından arınıp araçsallaşıyor. O sadece o karanlık odanın içinde özel bir
anlam ifade ediyor, sadece orada ceza nesnesi olarak bir kıymeti var.
Tabu olanı, yasak olanı, kutsal olanı dağıtmak için yine kutsal sayılan, saygı
duyulan şeyler kullanılıyor. Bekaretin, el değmemişliğin simgesi kırmızı kuşak
mesela; isyan eden bir kadının elinde seks oyuncağına ve intikam nesnesine
dönüşebiliyor.
Bir sonraki filmin için çalışmalar başladı mı?
Aklımda bir proje var ama daha fikir aşamasında. Önümüzdeki yıldan önce de
başlamayı düşünmüyorum.
Filmlerin Türkiye’deki festivallerde yer bulabiliyor mu?
Benim Türkiye'deki festivaller için hiç umudum yoktu. Evet, yer bulabiliyor ama
bir elin parmaklarını geçmez tabii ki. Yine de gösterim fırsatı bulabilmek, az
sayıda da olsa gördüğüm bu destek harika hissettiriyor. Çünkü - aldığım genel
yorumlara dayanarak söylüyorum - bu tarz filmleri yapmak cesaret işi olarak
görülse de bu ülkede o filmlere sahip çıkıp festivalde yer vererek insanlarla
buluşturmak da ayrı bir cesaret. Olumsuz yaklaşımlar olmuyor mu, oluyor.
Bir filmi değerlendirmek için belirli kıstaslar vardır. Hikaye özgün mü, ses,
kamera, ışık kullanımı nasıl, oyunculuk nasıl, müzikler nasıl vs... Hiçbir
şekilde filmin içindeki karakterlerin kalçası, memesi görünüyor mu, bunlar
sansürsüz halde mi görüntüleniyor diye bir değerlendirme kıstası olamaz. Lakin
bu şekilde iyi film / kötü film tespiti yapanlardan sinema eleştirmeni / hocası,
hatta Türkiye'nin en iyi film festivallerinden birinin başkanı dahi olur. Önce
şaşırıyorsunuz, sonra biraz öfkeleniyorsunuz, en sonunda bir gülme geliyor.
Filmlerinde hangi kuramlardan besleniyorsun? Seni ve filmlerini etkileyen başka
sanat dalları, çalışmalar vs. neler?
Benim filmlerim öncelikle feminist film kategorisinde değerlendirilecek türden
filmler. Bunun dışında daha özgün hikayeler, daha derinlikli karakterler, daha
yalın bir anlatım için edebiyat, felsefe ve psikanalize mümkün olduğunca yakın
durmanın besleyici olacağını düşünüyorum.
Filmlerinde olmazsa olmazın nedir?
Eleştirel, politik bir yan olması, benim ve de izleyicinin sınırlarını zorlama
gibi bir derdin olması, oyunculara derdimi tam olarak anlatabildiğimden emin
olmak, özellikle kadın oyuncunun prodüksiyon süresince nasıl hissettiğine, varsa
tedirginliklerine önem ve öncelik vermek.
Çekim aşamasında filmlerinde seni en çok zorlayan kısım ne oluyor?
Sakin, kontrollü, ılımlı olma çabası.
Yapım ekibinde aynı kişilerle mi çalışıyorsun? Ekibi belirlerken dikkat ettiğin
unsurlar neler?
Genel olarak aynı kişilerle çalışmayı tercih ederim. Yağız Yavru iki filmde de
görüntü yönetmenimdi ve onunla çalışmaktan çok memnunum. Aynı şekilde sanat
yönetmenliğini yapan Zeynep Cin, bir sanat yönetmeninden fazlası benim için;
elim kolum adeta.. Sizi bilen, tanıyan insanlara derdinizi bazen öyle uzun uzun
anlatmak zorunda bile kalmıyorsunuz. İşi kendi işi olarak görüp sahipleniyorsa o
zaten elinden gelenin en iyisini yapacaktır. Güven duyabildiğim insanlarla
çalışmak benim için en önemli ölçüt, ekibi oluştururken.
En çok merak edilen sorumuz: Bir film ortalama kaça mal oluyor ve bütçeyi nasıl
finanse ediyorsun?
Kısa film, yönetmenine maddi bir karşılık olarak dönemediği, kendi maliyetini
dahi tolere edemediği için genel olarak gönüllük esasına göre üretiliyor. O
yüzden bütçe aralığı oldukça değişken olabilir. Benim oyuncularım ve ekibimdeki
birçok kişi gönüllü olarak projede yer aldı iki filmimde de. Set ekibi, ekipman
kiraları, dekor / kostüm / makyaj giderleri, mekan kirası, prodüksiyon
harcamaları falan derken on beş bin civarı bütçesi oldu filmin. Bu bütçeyi
tamamıyla kendim karşıladım.
Sence sen geçinmesi kolay bir yönetmen misin?
Ben zaten öyle yedi düvelle barışık bir insan değilim. Bazen çabuk
huysuzlanabiliyor, ani duygusal dalgalanmalara açık hale gelebiliyorum. Lakin
bir yönetmen olarak gönül rahatlığıyla geçinmesi oldukça kolay bir yönetmenim
diyebilirim. Tersi örnekler daha fazla olsa da yönetmen olmak başlı başına bunu
gerektirir diye düşünüyorum. Karakterime oldukça ters bir tutum içinde
olabilmeyi becerebiliyor olmanın sektördeki tecrübeyle ilgisi var sanırım. Bunun
ahlaki olduğu kadar faydacı bir tarafı da var. Birincisi birçok insanin emeğini
koyduğu bir işte setin kralı edasında diktatör gibi ortalıkta gezinen bir
yönetmene tahammülüm yok. Öyle biriyle ikinci bir defa çalışmazdım, kimse de
çalışmamalı bence. Yılmaz Güney’cilik oynamanın bir anlamı yok ki!
İkincisi, misal, kötü bir performans sergileyen oyuncunuza öyle dürüst
davranacağım diye "Berbat oynadın" diyebilir misiniz? Yönetmenlik bir noktada
ikiyüzlü olmayı gerektiriyor. İşin faydacılığı da burada, kimsenin motivasyonunu
düşüremezsiniz. Düşürdüğünüz zaman, bu size daha kötü bir performans olarak geri
döner. Tamamen gönüllü bir işte aynı insanları ikinci filmde yine yanınızda,
desteğe hazır bulabilmek zaten geçimli olmayı becerebiliyor olmanın bir
göstergesi.
İyi bir yönetmen olmak için gerekli gördüğün birkaç kriter söyler misin?
Aşık olmamak.. Aklınıza düşen o “muhteşem” fikre, yazdığınız senaryoya, kayda
aldığınız görüntülere... Her bir aşamasında aşık olmadan flört havasında kalmak
mümkün olan en iyi sonuca götürür diye düşünüyorum. O muhteşem sandığımız fikrin
aslında geliştirilmeye ne kadar ihtiyaç duyduğunun, yazdığımız o müthiş
senaryonun, iş sette çekmeye gelince hayal ettiğimiz etkiyi veremeyebileceğinin,
saatler harcayıp çektiğimiz bir planı ya da koca bir sahneyi kurgu masasında
tereddütsüz çöpe atmamız gerekebileceğinin farkında olarak film yapmak çok
önemli.
Kendi tarzına yakın bulduğun için takip ettiğin yönetmenler var mı?
Özellikle son kısa filmim için birçok kişiden aldığım yorum Gaspar Noe
etkisiydi. Evet, sanırım bu doğru.
“Bak şunları mutlaka izle!” diye tavsiye edeceğin 2 yerli, 2 de yabancı kısa
film önerisi alabilir miyiz?
İzlemediğim çok sayıda yerli film var. Derneğin sitesinde yer alması birçok kısa
filmden haberdar olmak, filmlere erişmek için iyi bir fırsat oldu. Kısa film
önerisinden ziyade şöyle söylebilirim. Ece Kınacı’nın izlediğim iki filmini de
çok beğendim. Aynı şekilde Ferhat Özmen’i de başarılı buluyorum. Ve evet, birçok
kişi gibi Hasan Can Dağlı’nın Siyah Çember filmini ben de çok beğendim. Kendi
filmlerimi etkileyen örnek olarak da, analizleri, beğenileri ile beni oldukça
etkileyen yakın bir arkadaşımın önerisiyle izlediğim Dirty Diaries kısa film
serisinden Asa Sandzen’in “Dildo Man” isimli harika kısa animasyonu verebilirim.
Feminist pornografi işte tam da böyle olmalı dedirtmiştir bana. Gaspar Noe’nin
Destricted seçkisindeki kısa filmi de beni oldukça huzursuz etmişti. Fazlasıyla
etkilendiğimi söylebilirim.
Son yıllarda izlediğin filmleri düşündüğünde (kısa ya da uzun metraj), “Şu filmi
ben çekmiş olsaydım keşke” diyeceğin bir film var mı?
Tsai Ming-Liang, Serseri Bulut.
Kısa film yapmak isteyen yönetmen adayları kendilerini nasıl geliştirebilirler?
Bunun için olmazsa olmaz dediğin, önerebileceğin eğitimler, kitaplar nelerdir?
Sinema diğer dallara göre "bilirkişi"si epeyce bol olan bir sanat. Birçok
insanda sinema eğitimine gerek yokmuş ve isteyen herkes film çekebilirmiş gibi
bir hafife alma eğilimi var sanki. Bunu "aklımda bir proje var" diye fikrini
paylasan çok sayıda insanda görüyorum. Elbette istisnaları var ama bu işin bir
eğitimi var ve oradan geçmek gerekir diye düşünüyorum. Kendi adıma da, keşke
Güzel Sanatlar’da sinema eğitimi alsaydım diyorum. Üniversiteye girdiğim 2002
yılından beri ilgim uzun metraj üzerineydi yoğunlukla. Kısa filme sadece son
birkaç yıldır yüzünü dönen biri olarak kısa filmi yeni yeni keşfetmeye, kendi
dilimi oluşturmaya çalışıyorum diyebilirim. Güncel temel kitaplar nelerdir
bilmiyorum. Okul yıllarının üzerinden hayli zaman geçti. Lakin yönetmen olacağım
derdi olan birinin sinematografiye hakim olması, en azından hakim olma çabası
olmalı. Avustralya’daki bu alanda önde gelen okullarda okutulan iki temel
başlangıç kitabı var: Biri oldukça eski bir kitap olan “5 C’s of Cinematography”;
diğeri de “Film Theory: An Introduction”. Üniversite yıllarımdan hatırladığım ve
ilgimi en çok çeken kitap "Politik Kamera" idi. Güncel olarak kitaplardan ziyade
sinema üzerine makaleleri tarıyorum. Bunun dışında çok film izlemek evet
kesinlikle gerekli ama bir filmi okuma çabası içinde, analiz ederek izlemek çok
sayıda film izlemekten daha faydalı diye düşünüyorum. Mesela yine okul
yıllarımda izlediğim Kieslowski’nin "Üç Renk" üçlemesinin DVD seçeneklerinde
Annetta Insdorf’un kamera açılarından, ışık kullanımına, mizansenden ses ve
müziklere, oyunculuğa kadar bir filmi okuyabilmek adına ne varsa sahne sahne
harikulade, sizi peşine sürükleyip götüren bir akıcılıktaki analizleri başlı
başına bir eğitim gibiydi. Aynı şekilde yönetmenlerin dilinden filmlerini
dinlemek, onları okumak da sizi geliştiren bir şey.
KFYD’den nasıl haberin oldu? Ne zamandır üyesin? Derneğin çalışmalarını takip
ediyor musun?
Derneğin yeni kurulduğu dönemde sosyal medya aracılığı ile duydum derneği. Bir
yılı aştı sanırım üyeliğim. Türkiye’de olmadığım için etkinliklerine dahil olma
şansım yok ama yine derneğin sosyal medya hesapları aracılığıyla çalışmalarından
haberdar oluyorum. Ayrıca dernek başkanı Sidar Serdar Karakaş oldukça aktif,
motivasyonu yüksek, her daim desteğe hazır biri. Her ihtiyaç duyduğumda
kendisiyle rahatça iletişime geçebiliyor olmak, o desteği hissedebilmek uzak
olduğum hissini bile unuttuyor. Burada bile çalışmalarına yakından şahit
olabiliyor gibi hissediyorum.
Okurlarımız sana nereden ulaşabilirler? Aktif olduğun sosyal medya hesabın var
mı?
Facebook ve Instagram'ı aktif olarak kullanıyorum.
Son olarak söylemek istediğin bir şey var mı?
Şöyle bir rahatça içimi dökmeye ihtiyacım varmış. Zorlayan, özenli, harikulade
sorulardı. Harikasınız. Teşekkürler... Sevgiler.