Yapım Tarihi - 1998
Süre - 01:00:00
Format - Uzun Belgesel, Renkli, Türkçe, Hi8, UMATIC, Betacam SP
Yönetmen - Emrah Cilasun
Yapımcı - Emrah Cilasun
Kameraman - G. JAMES, Erdal Alkan
Ses - Recep Aygül
Editör - Thomas GREINER
Müzik - Scherzad Le WEY
Müzikler -
Ruhi Su,
Asık İHSANİ,
Metin & Kemal Kahraman,
Cin Korosu
Stüdyo - Screen Horn Mediaproduktion
Film, benim kendi bütçemle çekilmiştir. Araştırma, çekim ve kesim toplam dört sene
sürmüştür. Avustralya`dan-Fransa`ya kadar birçok ülkede çekimler yapılmıştır. Film,
bir nevi çeşitli kamera formatlarının bir "koalisyon"udur. Zira, kullanılan kameralar
şunlardır- Süper HI 8, UMATIC, BETACAM SP. Film bugüne kadar hiçbir festivale
katılmadı. Ancak ABD`de, Fransa`da, İngiltere`de, Almanya`da ve Yunanistan`da
gösterildi. Filmin birer adet İngilizce ve Yunanca altyazılı nüshaları da mevcut.
Kaynak
Emrah Cilasun
Fırtınalı yılların belgeseli
İbrahim Kaypakkaya'nin yasamı bir belgesel filme konu oldu.
Türkiye'nin siyasal yasamı özellikle 1960'tan bu yana büyük altüstlüklere
Tanık olmasına karsın, belgesel film alanında bunun yansıması son derece
kısıtlı. Çok yakın bir geçmişte, bu dönemlerin farklı alanlarını konu alan Mehmet Ali
Birand'in, Can Dündar'in
belgeselleri, büyük ilgi yarattı. Ama bütün bu çalışmalar, son tahlilde
sistemin içinden bakışlardı ve sistemin koyduğu sınırları zorlamıyordu.
Tarihe farklı bir açıdan bakan belgeseller, özellikle ülkede sürekli baskı
altında tutulan, susturulan halk kesimlerinin sesini yansıtan çalışmalar
ise
yok denecek kadar kısıtlı. Elbette bu tur çalışmaların sponsorluğunu, finansmanını
medya tekellerinin yapması beklenemez. Ama halkın tarihini, direnenlerin tarihini
yansıtacak, bir karşı-tarihin yaratılmasına katkıda bulunacak çalışmalara
da hava kadar su kadar ihtiyaç var.
Neyse ki bu tur cabalar, tüm olumsuz, engelleyici koşullarına karşın bir kaç
cesur insan tarafından sürdürülüyor. Bu insanlara katkı sunmak, yardımcı
olmak ise, hepimizin üstüne düsen bir sorumluluk.
Ahmet Soner böylesi bir proje için yıllar önce bir girişim başlattı. Ve
projesinin ilk urunu "İsmail Beşikçi Belgeseli" gün ışığına çıktı.
Önemli bir çalışmaydı. Suskuyla boğulmaya çalışılan İsmail Beşikçi
olgusunu,
izleyiciye iletmeye çalışıyordu. Ama ne yazık ki, bu belgesel de bir
sessizlik duvarına çarptı. Bunun arkasının getirilebilmesi için Ahmet
Soner'e verilmesi gereken desteği vermedik. Zaten bu ülkede üretkenlik değil,
üretmeyip konuşmak ödüllendirilmiştir hep.
Gökhan Harmandalioglu'nun "Sinan Cemgil Belgeseli"nin ne yazık ki,
ancak bir parçasını izleyebildim. Ama çok etkileyiciydi. Onun başka belgeseller de
yaptığını, güzel projeler peşinde olduğunu biliyorum.
Öte yandan Sanar Yurdatapan ve Abdullah Keskin'in emek verdiği, yakın donemin Kurt
gazeteciliğini konu alan "Kursun Kalem" belgeselini
de anmak gerek. Basın özgürlüğünün simgesi olan, kurşunlanan, satırlarla
kovalanan o küçük gazete dağıtıcılarından, 70'inde kurşunlanan köşe
yazarı Musa Anter'e kadar uzanan müthiş bir hikayeyi
konu alıyordu bu belgesel...
Genç araştırmacı ve belgeselci Emrah Cilasun'un 4 yıllık bir çalışma
sonucu oluşturduğu, iğneyle kuzu kazar gibi derlediği görüntü, belge ve
tanıklıklarla güçlü bir altyapı oluşturduğu "İbrahim Kaypakkaya
Belgeseli"nin de ayni akıbete uğramamasını, bir sessizlik duvarına toslamamasını
dilerim.
Belgesel alanında olsun, kısa metrajlı film alanında olsun, doğrudan konulu film
alanında olsun, müthiş zengin konularla, trajedilerle dolu bir coğrafyada
yasıyoruz. Yeterli üretken ve yaratıcı olmayı başaralım. iste
Yesim Ustaoglu'nun basarisi. Ve merakla beklediğimiz yeni projeleri...
MKM'nin "Ax /Toprak" filmi bakalım Milano'da gösterdiği basariyi, önümüzdeki
günlerde Hamburg'da da tekrarlayacak mi?
Emrah Cilasun, 70'li yillarda efsanelesen isimlerden birinin, ibrahim
Kaypakkaya'nin oykusunu anlatiyor, "Kirmizi Gul Buz icinde" adli
belgeselinde. Bunu yaparken oncelikle taniklari konusturuyor, yasaminin
farkli evrelerinden kisiler bunlar, annesi babasi yaninda ogretmenleri,
sinif arkadaslari, birlikte oldugu koyluler, yoldaslari ve siyasi muarizlari...
Kimi siyasi muarizlarinin onun hakkinda olum karari aldigi, bir zamanlar
mahkeme ifadelerine bile gecmisti. Turkiye solunun en kotu
geleneklerinden biri de, siyasal tartismalarin zaman zaman bir infaz
boyutunu almasidir herhalde. Eger bu karar uygulansaydi, 70'lerde
daglara taslara adi yazilan "iBO" efsanesi olusmayacakti belki de.
Ornegin onun siyasal muarizlarindan birine gore, Kaypakkaya, hep hata yapmis, yalnis dusunen biridir. Ve film bir belge olarak, su sozleri de
kayda dusmektedir- "Ben, yuzbin tane ibrahim'i degil, bir tane Mustafa
Kemal'i tercih ederim". Cilasun'un tum taraflari konusturmaya calismasi,
belgeselin tutarliligini arttirmis bence.
Filmi belgesel yapan en onemli yanlarindan biri de, bu calismayi
Kaypakkaya'nin yasadigi doneme oturtmasidir. Zaten Cilasun, bu arastirmaci, titiz
tavrini, 1993 yilinda baskiya hazirladigi "Firtinali
Yillarda ibrahim Kaypakkaya" adli kitabinda da sergilemisti. Bu sadece
bir kisinin degil, bir donemin oykusu... Bu film sayesinde, onun
cocuklugunun gectigi yoreden, koy enstitulerinden, Capa yillarindan bir
cok goruntuye sahip olurken, ayni zamanda 1969 yili Haziraninin o
sicak gunlerinden goruntuleri de izleme sansina sahip oluyoruz. Yine
60'li yillarin tum dunyayi sarsan Kultur Devriminden 68 isyanina uzanan
evrensel goruntuleri izlerken, Kanli Pazar'a, Deniz'in yargilanmasina 12
Mart doneminin ev baskinlarina ve ilk sokak infazlarina da tanik
oluyoruz. Bu goruntulerin dunya ajanslarinin bir labirenti andiran
arsivlerinden cikarilmasi da baslibasina bir ugras olmustur diye dusunuyorum.
Ve tarih gelip karsiniza oturuyor iste. Keske genc belgeselci onca yil
pesinde kosturdugu Kaypakkaya'nin da sesine ulasabilseydi. Dr. Cetin,
1969 yilinda yayinladigi "Turk Solunda Bolunmeler" adli kitabinin
hazirlik calismasinda bir cok kisi arasinda Kaypakkaya ile de sozlu
mulakat yapmisti. Bu bantlarin yitik olmasi buyuk bir kayip gercekten.
Onun sesini dinleme sansina sahip olacaktik yoksa.
Kaypakkaya Türkiye solu içinde Kemalist gelenekten kopmaya çalışan,
Kurt sorununu gündeme koyan ilk örneklerden biriydi. Belki de bu
kadar çabuk ve erken infaz edilmesinin nedenlerinden biri de buydu. tanıklardan biri olan Melek
Ulagay, söyle diyor- "Guneydogu'da farklı bir şeylerin yaşanacağını
İbrahim de bence, 25 yıl önce çok doğru bir şekilde fark etti, hissetti...
Bugünkü yaşananlara kesinlikle ışık tutan bir bakış acısı olduğu açık."
Genç belgeselcinin, halen hazırlık çalışmalarını yaptığı "Çerkeş
Etmem"in
de, bir karşı-tarih oluşturma çabasına önemli katkıda bulunacağına inanıyorum ve "kolay gelsin" diyorum.
Kaynak - Kaypakkaya'nın Yaşamı Bir Belgesele Konu Oldu isimli makale / Ragıp ZARAKOLU
Kent kent yürüyensin biter bu yalnızlık
Masalı kül ettiğin yerde dur anzir gitme
Bir anne bunca acıya boğmaz çocuğunu
Olmayacak hiç inandırma bizi öldüğüne
Ordasın, kusursuz direnmen gibi gülümse
'Kırmızı Gül Buz İçinde' adlı belgesel filmin yapımcısı çocuktan dinleyelim ilki, nerden gelir bu filmin
ilhamı; "Yetmişlerin başıydı. İbo ve ben, Tepebaşı'ndaki eve gelmiştik. Sabaha kadar sohbet edip, gülüp
eğlenmiştik. Evde küçük bir çocukta vardı..." diye devam etmişti Oruçoğlu..
Küçük çocuk büyüdü, Kaypakkaya geleneğinin bir neferi oldu. Koşturdu,
cabuladi. Ne
öğrendiyse bu gelenekte öğrendi... 'Fırtınalı
Yıllarda İbrahim Kaypakkaya' derlemesi, öğrendiklerinin meyvesiydi. Derlediği kitap, bu filmin yolunu açtı. "Kırmızı Gül Buz İçinde", araştırma
ve incelemeleriyle, çekimleri ve stüdyo çalışmalarıyla tam dört senede bitti. Küçük çocuk, hatırlamadığı misafirini, doğumunun ellinci yılında, bu belgesel film ile anmak istedi.
Küçük çocuk Emrah Cilasun, "Buz İçindeki Gül"de İbrahim Kaypakkaya...
Emrah, Can babacım Ali Haydar Cilasun'un son kestiğidir. Emrah da cinsine çekmiş, Can babam gibi deli-dolu,
olmadık islere koşan, kafa
yoran biri... Büyük dereleri - İbrahim gibi ya unuturuz, ya unuturumuz, ya da içini boşaltırız, geriye
zararsız azizler kalır, bestseler denen malum medyanın körüklediği "pisliklere" para dökeriz de
İbrahim gibi büyük bir insan, büyük bir devrimciyi anlatan yapıtlara gelince, alırken elimiz
titrer. Nelere, ne bos şeylere para harcamıyoruz ki...
Belgeseli izlediğinizde doğru - eğri hatalar bulabilirsiniz, şu adamı niye çıkardı diye hayıflanabilirsiniz. Kurgu, çekim, montaj
hataları bulabilirsiniz ama hangi şartlar, ne gibi zorluklar içinde çıktığını da hesaba katmak
zorundasınız. Emrah'la yaptığımız uzun sohbetin kısaca öyküsünü anlatayım; Film düşüncesi
"İbrahim Kaypakkaya Fırtınalı Yıllarda "Bilinmeyen Yazılar" adli inceleme, araştırma
kitabinin hazırlanışında doğuyor. Kafanıza koymuşsanız, düşünce, kurgu ortaya çıktı mı geriye
hazırlık kalıyor, yani
stüdyo, kamera, ekip, yol ücretleri gibi, yani para...
Her şey çok pahalı bu alanda ve hele de 'elinden tutan' olmazsa. Proje hazır ama, elinden tutan, yardim eden kimse yok. Dedim ya, Emrah delidir, biraz
çokça, her bir şeyi göze alıp, gözü Kara isin içine dalıyor. "Basımıza ne gelirse gelsin,
İbrahim için değer" diyor. Film sonundaki titilleri iyi incelersiniz ekipte yok aslında çekimler için iki kameraman, sunucu, teknik konular
bunların hepsi yardim aslında Emrah "tek kişilik" ekip... Başlangıçta dert çok, para yok...
Yılmıyor, zor olanı gerçekleştirmektir önemli olan...
Deniz, Mahir gibi büyük kişiliklerin içini boşaltmak isteyenlere büyük paralar dökülüyor, malum medya daha film bitmeden
milyonları seyirci olarak hazırlıyor. İç boşaltıcıları, ceplerini dolduruyor. Emrah'ın cepler
tırnak yarası... Bu para Emrah için çok, ama yıllardır İbrahim ticareti yapanlar için devede kulak.
Halkın Günlüğü Dergisi'nden arkadaşlar filme sahip çıktılar. Sevindim. Arkadaşlar yakışan
da buydu.
Çığlık çığlığa bir mayıs ayini daha geçiriyorum. Bu yazı 30 Mayıs'ta çıkacak. 30 Mayıs
Sinan, Kadir, Alp'in Nurhaklar'da sonsuzluğa
uçtukları gündür. Sinan'ları ihbar eden, kendi en yakınlarını ihbar eden, devlete dayanarak kendi köylüsüne kan kusturan
muhtarın cezasını da İbo vermişti, hem de yaşamını tehlikeye atarak. Emrah bu konuyu da unutmamış
ve işlemiş filminde, tanıklar ve belgelere dayanarak.
Emrah'ı ne zaman görsem, telefonda sesini duysam, hep kocaman bir çocuka benzetirim ve içindeki o çocuk hiç ölmesin.
Artık kocamışlar sınıfına katildik ama bizi diri tutan da içimizdeki çocuk.Tepebaşı'ndaki çocuk, Emrah çocuk,
şimdilerde otuzlarında, yüreğinde bir çocuğu yaşatır, O, İbo'nun öldüğüne hiç mi hiç inanmadı, hala
"Ordasın, kusursuz direnmen gibi gülümse" der durur.
Emrah çocuk, yazdıklarıyla, yaptıklarıyla İbo'yu hep yaşatır.
* Şiir Mehmet Çetin'in "Rüzgar ve Gül İklimi" adli kitabından alınmıştır.