Lüks Otel



Yapım Tarihi - 2010
Süre - 00:00:00
Formatı - Kurmaca, Türkçe, Renkli

Yönetmen - Kenan Korkmaz
Danışman - Natali Yeres
Görüntü Yönetmeni - Kenan Korkmaz
Kamera Asistanı - Eray Günay, Bora Topaloğlu
Yapımcı - Acar Filiz, Zeynep Ünal
Yürütücü Yapımcı - Tufan Şimşekcan
Ses - İbrahim Kandemir
Kurgu - Tufan Şimşekcan, Kenan Korkmaz, Ozan Sihay
Set Fotografları - Ozan Sihay, Nurcihan Temur
Set Ekibi - Süllü Veli Arpaç, Betül Köse, Özgün Şendur, Barlas Omay, Berker İnmez

Oyuncular
Ali Düşenkalkar
Rıza Akın
Caner Cindoruk
Burç Kümbetlioğlu
Necip Memili

"Vicdan" konulu 3 adet kısa film çalışmasını içeren bir ekip çalışmasıdır. Güvah, Lüks Otel, Vicdanın İki Yüzü adlı üç kısa film fikri sırayla ekip ve ekipman hazırlanarak çekilmiştir. Ali Düşenkalkar, Rıza Akın, Caner Cindoruk, Burç Kümbetlioğlu, Necip Memili adlı sanatçıların oyuncu olarak yer aldığı filmler festivallere doğru yola çıkmıştır....







































Feministler kızacak ama kadın ve erkek eşit değil...

Set röportajları her zaman daha güzel olur. Bütün oyuncular oradadır, sizin gözünüz konuşmak istediğiniz oyuncunun üzerinde. Basın toplantısı biter, setin tehna bir yerine çekilirsiniz… Bu kez set ortamımız Bolu’nun Göynük ilçesi, yeldeğirmenlerinin kocaman bir alana yayıldığı Çubuk Gölü kenarı… Ali düşenkalkar ve Didem Erol’la Kukuriku - Kadın Krallığı filmi için konuştuk. Kadınlar ve erkekler ne halde bu filmde diye sorduk, onlar da tüm samimiyetleriyle yanıtladılar. İyi okumalar.
['Feministler kızacak ama kadın ve erkek eşit değil' ]
Ben de oyuncularla hatıra fotoğrafı çektirme kervanına katıldım...


Kukuriku - Kadın Krallığı filmine nasıl dahil oldunuz?

Didem Erol - Ben Türkiye’ye tatile gelmiştim. İlk gün iki tane görüşme yaptım, ikisi de kabul edildi. İlki buydu ve olur mu olmaz mı, derken Amerika’daki projem eylüle kaldı. Hazır böyle güzel bir senaryo ve ekip yakalamışken neden olmasın, dedim. İlk başta karakterle ilgili soru işaretleri vardı kafamda, şimdiye kadar oynadığım rollere göre çok zor ve aykırı bir rol, kolay değil. Genellikle zor rolleri tercih ediyorum. Ancak bu şekilde birşeyler öğrenebiliyoruz.
Ali Düşenkalkar - Dizi çekimlerim bittikten sonra Adana’dan İstanbul’a döndüğüm zaman; sanki haber almışlar gibi bir telefon geldi. Bir Uzun Kurmaca için çağırdılar. Görüşmeye gittim, bir rol önerildi. Senaryoyu alıp eve gittim. İlk okumayı süratli yaparım, atlayarak okurum. Sonra yatar, uyurum. Yastığa baş koymak derim ben buna. Yastığa baş koyduktan sonra, “Yok ben bu rolü yapmayacağım” dedim. Önerdikleri karakteri beğenmedim açıkçası. Şirin olabilir belki. Böyle piknik tip bir rolü olabilir Baba Ruhi'nin ama benim istediğim şey oyunculuktu. Derdim oyunculuk çünkü benim. Bana katacağı bir şey olmayacağı için orada olmak istemedim, buluşmayan tek yanım oydu. Varsanız oynayacaksınız, oynarsanız varsınız çükü. Onun için "Çok teşekkür ederim. Senaryonuzu çok beğendim ama filmin başını ve sonunu beğenmedim" dedim. Sonra senaryoyu iadeye gittiğimde, “Size bir şey daha sunacağız” dediler. Sonunda beni ikna ettiler. Uzun Kurmacande kalıcı bir şey var. Tiyatro sahnesinde alkıştan, soyunduğunuz andan itibaren bir şey kalmaz. Kalanlar da sizin oyun içinden hatırlayacağınız ya bir ya da iki andır. Ama gerçek yer orasıdır. Evet, sinema olduğunda kitaplığa koyabileceğiniz, ileriye taşıyabileceğiniz bir DVD olacak.

Rolünüzden biraz bahsedebilir misiniz?

A.D - Rolün karakteristik hiçbir yönünü anlatmak istemiyorum size. Ama rolün her insanda olan bir takım bastırılmışlıkların, ezikliklerin, insanların bu baskıya nasıl başkaldırdıklarını anlatan bir yönünün olduğunu söyleyebilirim.
D.E - O baş koyma işini ben de yaparım. Senaryoyu okurum ve karakteri düşünüp tatlı bir rüyaya dalarım.

Özellikle erkeklerin elbisesine baktığımızda birer etek var. Film bu noktada iktidarı birazda erkekle bütünleştirmiyor mu? Yani kadınsılaştırıyor erkeği ve iktidarı eleştiriyor.

A.D - Ayrıştırılmış bir sopa dokunması var aslında orada. Filmde göreceksiniz, sopa iki kez dokunacak ama görselde eteğin getirdiği daralmayla. Bizim adımlarımız çok küçük... Çok özel bir çalışma yapıldı. Etekler son düğmesine kadar kapatılıyor ve 30 santimden fazla adım atamıyoruz, hiçbirimizin de yırtmacı yok. Şimdi sizi çekmeye çalışırken, bir tane düğmem koptu. Terzi arkadaşlarımızın burada en basit yaptığı iş hemen düğme eklemek oluyor. Hiç durmuyorlar. Ama bizi engelleyen, dar boğaza sÜrükleyen bir halleri var, giysiler çok belirleyici. Erkek hükümranlığı değil, erkeklerin prangası olarak düşünürsek daha doğru olur. Film şu an zamansız ve farklı bir durumda. Kadın iktidarlığı, şu günümüze de baktığımız zaman bunun bir yansıması var.

Patron olan kadınlar, iş dünyasında olan kadınlar; erkek ceketini giymiş ve o türde yaşayan kadınlar. Onların iktidarıyla sizin bu andaki iktidarınız benzer mi?

A.D - Bu bir masal. Çocukken ve küçükken masal dinlemeyi çok severdim. Masal okumayı ve söylemeyi de çok severim. Şimdi, bu masalı nasıl söylediğinize bağlı. Bu masalın gerçekteki kadınları ya da erkekleri bu masalı size nasıl söylüyorsa, bu toprakların üzerinde bu cennette nasıl bir kurmacanın kurbanlarıysak, bugünkü bizim filmin içindeki çekeceğimiz masalın kurbanları da var. Bu nasıl bir aldatmaca, nasıl bir dürtü? Yani günümüze iz düşümü bir değnek, aynı zamanda çok hoş bir simge. Onun için bu projenin ardında filmin arkasındaki anlatılmak istenen gerçek, elle tutulası, çok materyalist, çok somut bir gerçek. Masalların içinden bu gerçeği ayırt edip yakalarsanız tadından yenmeyecek bir hal olur. Güzellik de burada.
D.E - Ama modern iş dünyası ve modern kadının içerisinden bir kadın olarak, kadın erkek ilişkilerinde eşitlik olduğunu düşünmüyorum. Belki feministleri kızdıracağım biraz ama ilişkimiz çok farklı. Elmayla armudu karşılaştırıyoruz yani. Kadının üstün özellikleri vardır, erkeğin üstün özellikleri vardır ama bunları eşitlemek, genellemek gerekmiyor. Tartışmıyoruz yani. İktidar kadına geçse nasıl olurdu diye sorguluyoruz. Belki pantolon giyiniyoruz ama bu erkek olmaya özenmemizden de değil. Biz güçlüyüz. Güç bizde olsa yıllardır bize dayatılan ezilmişlikle nasıl cevap verirdik diye tartışıyoruz. Nefret ettiğiniz şeye dönüşürsünüz dedi zaten yönetmenimiz. Bastırılmış toplumlarda ve kültürlerde bir yerde patlak verir bu. Bakalım bizim filmimizde nasıl bir yerden patlak verecek.
A.D - Ben toplumumuzun, toprağımız için anaerkil bir yapıda olduğunu düşünüyorum. Aslında legalleşen ve ağzımızda duran ataerkil yapımız var. Fakat hiç öyle değil. Anadolu’da her şeyin adı Anadolu. Türkiye’nin ilk arabalarından birinin adı Anadol. Anayurt, Anayol. Bir tane baba var biliyor musunuz? O da iskele babası. Öyle bir şey ki, tek baba burada var hayatımızda. Bu toprak kendine düşen filizi filiz yaparken analarla beraber büyütüyor, analar var ediyor. Türkiye’nin kadınları erkekler üzerinde, aslında evin içinde bayağı egemenler. Dışarı çıktıkları zamanda değnek görülmedik bir biçimde omuzda. Birtakım değneğin simgesel yer değiştirmesi, aydın, üretken toplum haline gelebilmesi için kadının yargıda, yönetimde, işletişte daha etkin rol alması gerekiyor galiba. Modern yapıdan çok uzak olduğumuz kanaatinde değilim. Ama modern algılamadan uzağız. Sanırım doğuran, var eden ananın toplumumuzdaki uzaklığı buradan kaynaklanıyor. Biraz dirsek temasının geride kalmasından kaynaklanıyor. Bu film politik bir film aynı zamanda. Kara mizah değil. Bıçak sırtı filmi bu. Ya yaparsanız varsınız ya da ayağınızın altından zemin kayarsa, söylediklerimizin hepsi kül olur.

Yönetmenin ilk filmi. Bu gerçekten ağır bir proje. Biz bu tür projeleri Ezel Akay gibi yönetmenlerden izlemeye alışmışız. Bu bir risk değil mi?

A.D - Ya Serkan (Ok) annesinden daha güzel dinlediyse masalı? Bunu ben bilmiyorum. Bende onu umut ediyorum. Bende filmin bir masalı, bir fısıltısı olurum diye düşündüm bunun için varım.

Biraz Kadırgalı karakterinden bahsedelim. Bütün kadınlar erkeklere bir baskı uyguluyor ama sizin ki biraz farklı?

D.E - Evet, benimki biraz farklı, ben daha şehvetli bir kadınım. Hepimiz nefret ettiğimize dönüşürüzden geri geleceğim. Kadınlara uygulanan bir baskı var. Bu şiddettir, kadınları cinsel bir meta olarak görmektir. Şimdi biz bütün metalara çevirdik. Şiddet olarak faşizanlık olarak değil. Seks olarak da çevirdik. Bunu da biraz sorguluyoruz. Yani bir kadın, erkeği cinsel bir meta olarak görürse ne olur?

Yeni projeleriniz var mı?

D.E - Evet ikinci bir projeye imza attım. Ama henüz duyurmuyoruz.

Sizin Hollywood bağlantınızı soralım. Hollywood filmlerinde de oynadınız.

D.E - Evet dört tane Hollywood filminde oynadım. Küçük rollerde oynadığım için çok sorgulandı. Ben zaten çok büyük rollerde oynadığımı iddia etmedim. Bir tanesi Bruce Pales filmidir ki adamın sinematografisi Oscar ve Pandor tarihçesi gibidir. Onda, ufak bir rol aldım. Ondan öncekilerde de ufak roller canlandırdım, sonuncusunda başrol oynadım. O da ocak ayında gösterime girdi.

Bu nasıl başarıldı. Türkiye’deki birçok aktris sadece bu ülke sınırları içinde değil yurt dışında da rol almak ister?

D.E - Benim tek şansım Avustralya’da doğmam. Benim ana dilim İngilizce, Türkçe'yi sonradan öğrendim, bu da zaten okuma provalarında ortaya çıktı. Ali Bey’e çok teşekkür ediyorum burada. Ondan çok yardım aldım. Çünkü bazen aksanım kayıyor. İngilizce benim ilk dilim. Diyeceksiniz Türkiye’de İngilizce bilen oyuncu yok mu? Ama İngilizce'yi bilmek de yetmiyor. Çünkü vücut dili farklı, oynayışlar farklı olabiliyor. Vücut dili evrensel olabilir ama bir Amerikalı kadının tecavüze uğrama sahnesi farklıdır, bir Türk kadınının tecavüze uğrama sahnesi farklıdır. Çünkü sinema dilimiz farklı bir şekilde işliyor. Ben onlarla oturup konuştuğum zaman bir Avustralyalı olarak konuşuyorum. Aslında bir avantaj bu, iki medeniyeti de gördüm. Her iki dile adapte olup, oynayabiliyorum. Köylü diyemeyeceğim çünkü çok da köylüyü oynamıyoruz. Çok mistik bir hikaye, zamansız ve mekansız bir hikaye. İlk defa köylü bir kadını oynuyorum. Saçımın rengini koyulaştırdık. Dışarıdan içeriye doğru çalıştım, önce vücut dilini, hareket mizansen ve kıyafetle hissettim sonra içeriye doğru çalıştım.

Hanımın Çiftliği’ndeki Kabak Hafız karakterinin bu role etkisi var mı?

A.D - Yok. Çok ayrı konumlarda ikisi.

Dizilerdeki karakterler filmdeki rollerinize yansımış olabilir mi? Yani dizide rolünüz bu rolünüzü almanızda etken olmuş olabilir mi?

A.D - Onu ben bilemem ama 28 yıldır devlet tiyatrosunda tiyatro yapıyorum . Bahattin’de (yapımcı) devlet tiyatrosu sanatçısı. Oynadığım oyunlardan görmüş sanırım. Serkan da (yönetmen) görmüş, Hasan da iyi tanıyor. Tiyatro biyografim de geçmişten birkaç oyundan söz etti. Tiyatro oyuncuları artık dizilerde tanınır oldu. Artık yapımcılarda bunu anladılar doğru dürüst bir şeyler yapmak zorundalar. Ayakları yere basan oyuncular kullanmak durumundalar. Belki başrolü güzel kadını ya da yakışıklı çocuğu tiyatrodan bulamayabilirsiniz ama anneyi, babayı ya da bakkalı doğru yerden seçmek zorundasınız. Aslında dizilere bakarsanız senaristlerin sacayağı, sırtlarını yaslayacağı hep oyunculardan olur, geri kalan kadroda başrolde 1-2 kişi şarkıcı ya da manken. Bu şarkıcı ya da manken dediğim kendini yetiştiremeyenler için kalsın, kendini gerçekten yetiştirenler var çünkü. Oyunculuk nasıl bir şey diye düşünenler var. Ve sette ya da ödül törenlerinde karşılaşıyoruz isimlerine, teşekkür edenler var. Burada şu tiyatrodan beraber oynadığım arkadaşıma teşekkür ederim diyen kendini yetiştirmiş şarkıcı ya da mankenler, aktör aktrisler var.

Sizin filmlerde rollerinize baktığımız zaman Korkuyorum Anne’yi ayrı tutuyoruz. Gerçekten çok önemli bir performans ve film. Fakat ben nedense Osmanlı Cumhuriyeti’ndeki rolünüzü çok beğenmişimdir. Çünkü içinde çifte karakter barındırıyor hem sempatik, hem de kötü. Bu bir oyuncu için önemli bir performans.Bu hem de bir gişe filmi. Bunu nasıl bir araya getiriyorsunuz? Çünkü bunun bir araya getirilmesi bir oyuncu için çok önemli.

A.D - Kendinizle barışık, kafanızı yastığa koyduğunuz zaman ertesi sabah rahat uyanabilecek misiniz bu çok önemli. Eğer güzel güzel yatıp “Ben Ali’yle hallederim bunu” dediğinizde o senaryoda varsınızdır. Gider oynarsınız. Osmanlı Cumhuriyeti’yle ilgili çok garip bir şey var. Gani Müjde’nin bitirme projesinde, yaklaşık 28 yıl önce, ben konservatuarda okurken o da son sınıftaydı. Bitirme projesini çektiğinde ben onun filminde oynamıştım. Ben onu unutmuştum tamamen. 3 yıl önce görüşmeye gittiğimde “ Sen beni hatırladın mı Ali?” dedi. Bende “Nereden Gani Müjde” dedim. Benim bitirme projemde Bebek’te, 4. katta, bir çatı katında diye başladı anlatmaya. O öyle garip bir nostaljik gidiş gelişti. Ama oyunculuk olarak da başka bir şey düşünmüyorum. O rolü çok seviyorum ben de. Korkuyorum Anne, Kaç Para Kaç; bunlar çok farklı filmler. Benim için çok farklılardan bir tane daha var. Hayat Var’da yaklaşık 2.5 saniye görüntüm var, o da benim için çok farklı bir film. En son Kosmos’a Adana’daki çalışmalar yüzünden gidemedim. Orada da sevgili Reha Erdem çağırdı, “Gel filmde adın yazacak” dedi. Orada bir jandarmanın seslendirmesini yaptım. Reha Erdem’in bütün filmlerinde adım yazıyor. Bu benim için bir onur. Reha Erdem sinemasına saygım sonsuz, çok başka biri çünkü. Bu set değil ama birçok sette onu aradığım söylenebilir. Çünkü sinemaya bakış açısı da çok farklı. İki yıl önce Devrim Arabaları'nı çektik ve çok güzel bir çalışma ortamı vardı. Burada da çok güzel bir çalışma ortamı var.

Sizin bundan sonraki projeleriniz nelerdir?

A.D - Bu filmden sonra Adana’ya gidiyorum. Adana’da bağımsız bir Uzun Kurmaca çekeceğiz. Ben adeta süpervizörlüğünü yapıyorum filmin, bir de rol oynayacağım galiba. Lüks Otel diye bir film. Adana’da Çukurova Üniversitesi’nde fotoğrafçılık bölümünde Kenan Korkmaz diye bir arkadaşımız var. Adana Sinema Kolektifi adında bir dernek oluşturduk. Ve bu dernekten 1 yıl içerisinde 4 tane kısa film çıktı. Adana'nın sadece Altın Koza ile anılmayıp, daha saygın olması için gidip uzun metrajlı filmimizi çekeceğiz. Sıfır bütçeyle filmi çekmeye çalışacağız. Kenan kendi kamerasını yaratıyor, ışıklarımızı kendimiz yaptık, düzenekleri kendimiz hazırladık, hazırlıklar devam ediyor. Bir tek sis makinesi yapamıyoruz. Onu da almak zorundayız. İçim kıpır kıpır çok heyecanlıyım.

Banu Bozdemir
gazeteport.com.tr